Foucault, ‘Hapishanenin Doğuşu’ adlı eserinde “Zihnin iktidar için hayat yüzeyi olması; fikirlerin denetimi yoluyla bedenlerin tabi kılınması” demektedir. Hapishane olgusunu bu nedenle bir cezalandırma aracından çok ‘terbiye’, disipline edici bir mekanizma olarak değerlendirdi. Düşünce suçsa eğer iktidarın gözünde, hapishane düşünceyi yok etmek üzerine kurulur. Düşlerin peşinden giden ise tutsak, dört duvarın işlevi düşten mahrum bırakmaktır. Suç, iktidara karşı özgür bir yaşam savunuculuğunu, bunun eylemciliğini yapmaksa, zindanın amacı iradeyi kırmaktır. İşkencenin karası ve beyazı ile bu hedeflerine ulaşmaya çalışır iktidar.
Baskının olduğu ve ona karşı, özgürlük uğruna mücadelenin verildiği her yer ve zamanda siyasi tutsaklar da olmuştur. Bazı yerlerde sayıları daha düşük, bazı yerlerde ise daha çoklar. Varlıkları her zaman inkar edilmiştir. Çünkü siyasi tutsakların, ‘düşünce suçlu’ların varlığını kabul eden bir iktidar, kendi baskıcılığını itiraf etmiş olur. Bundan dolayı siyasi tutsakların resmiyetteki adı geçmişte ‘kriminal suçlu’ iken, bugün de ‘örgüt üyesi’ veya ‘terörist’tir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde dalgalarla dolduruldu hapishaneler. Mesela her askeri darbenin öncesinde, esnasında ve sonrasında böylesi dalgaların altında bırakıldı aydın günleri düşleyenler, itiraz etmeye cesaret edenler. Öyle ki koca bir hapishaneye çevrildi ülke, sayıları giderek arttı zindanların, hala da artıyor. Ve öyle bir noktaya geldi ki, tutsaklar sığmaz oldu hapishanelere...
Yakın tarih açısından Türkiye’deki hapishane gerçeğini 12 Eylül ile birlikte ele alınmalı. T.C. tarihindeki üçüncü resmi darbe döneminde 650 bin insan göz altına alınıp, hapishane ile tanıştı, işkenceye maruz bırakıldı. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. Resmi rakamlara göre 98 bin 404 kişi ‘örgüt üyesi olmak’tan yargılandı. 517 insana idam cezası verildi. Cezaevlerinde 299 insan hayatını kaybetti. Bunların 171’inin işkence ile katledildiği belgelendi.
Darbe ile hesaplaşılmadan, açtığı yaralar sarılmadan habire yeni yaralar açıldı bu coğrafyanın acılı teninde. Günlük olarak onlarca insan, ‘KCK’ adı verilen siyasi soykırım operasyonlarında gözaltına alınıp tutuklanıyor. 2009 Nisan’ında startı verilen bu operasyonda şimdiye kadar 3 bini aşkın belediye başkanı, belediye meclis üyesi, siyasetçi, aktivist, gazeteci tutuklandı. Ve sayıları her geçen günle birlikte daha da artıyor.
Onların yanında, 1990’lı yıllarda tutuklanıp ağır cezalar alan binlerce siyasi tutsak var. Onlar 10-15 yılı aşkın bir süreden beri hala ‘içerde’. Çoğu lise, üniversite yıllarında, ‘yaşamın baharı’ denilen bir dönemde tutuklandı. Bahar dedikleri bir türlü bitmek bilmeyen bir kışa çevrildi, tek mevsimlik bir hayata.
Bana göre bu hayattaki en vazgeçilmez, en anlamlı direniş, düş direnişidir. Her şeyini kaybedebilirsin ama düşlerini asla. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz siyasi tutsaklar işkencenin iki renklisine, tecride, her türlü baskılara karşı direnirken yıllardan beri, bir yanda da irade savaşını veriyor, uğruna yola çıktığı düşlerin savunuculuğunu yapıyor. Onlar, düşlerinin peşinden giderek, yeni ve özgür bir yaşamın yaratılmasında en önde yer aldılar. İşkencenin değişik biçimleri ile, karanlık hücrelerle hayalleri ellerinden alınmak istenirken, onlar özgürlük ütopyalarına sımsıkı sarıldılar hep. Hala sarılıyorlar...
Ama duvarların başka bir işlevi daha var. O kalın duvarlar bir de koparmak, dört duvar arasındakileri yalnızlaştırmak içindir. Unutturmaya çalışır duvarlar içindekini dışarıdakine. Oysa içeridekinin o duvarları aşmaya ihtiyacı var, duvarların dışında kalanların ise içeridekilerin sesini duymaya ihtiyacı var.
Bu ihtiyacı gidermenin bir yolu sanattır. Sırrı Süreyya Önder’in de dediği gibi, “Normal ülkelerde ressamlar, yazarlar, sanatçılar okullardan yetişir. Bizim ülkemizde ise hapishanelerden yetişiyorlar”. Aynen de öyledir. Özellikle edebiyat alanında çok güçlü kalemler yetişti cezaevinde. Yazı yoluyla hem yaşanan bir gerçeğin defterini tuttular, hem duvarları aşıp dışarıdakilere ulaştılar, iletişim kurdular hem de belki de ‘hapishane edebiyatı’nı durduğu yerden kaldırıp daha ileri bir noktaya taşıdılar. Bu son hususu nicel ve nitel açıdan değerlendirmek ise edebiyat eleştirmenlerine düşmekte.
Fakat şunu da unutmayalım: Her edebi metinin, anlattığı öykünün yanında ayrı bir hikayesi vardır; ürünü olduğu zaman ve mekana, gerçeğe dair bir anlatım olarak da okunabilir. Bir nevi, Walter Benjamin’in “Hiç yazılmamış olanı şeyi okumak... (...) Böylesi bir okuma en eski okumadır” cümlesinde dediği gibi, başka bir okumadan geçirmek. Çünkü cezaevleri sözkonusu olduğunda her şiir, her öykü ve roman tutsağın yaşadığı acılara, onun düşlerine, umutlarına, verilen mücadeleye, direnişlere dair bir hikaye de anlatır. Bazen satırların arasında düş kırıklıkları okuruz. Bazen anlatıcının hayallerine dalarız. Bazen de hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı yanağımıza düşüp akar.
Böyle bir okumadan geçirelim bu sayfadan sonraki öyküleri. Belki o zaman, giderek kalınlaştırılan betondan duvarları biraz inceltebiliriz. Oradan upuzun yolları geride bırakarak bize ulaşan sese başka bir ses ile karşılık verebiliriz. Ve bizi birbirimizden koparmak isteyen, ‘içeri’dekini de ‘dışarı’dakini de yalnızlaştırmaya çalışan gerçeğe itiraz edebiliriz. Bu bir görevden ziyade hepimizin ihtiyacıdır...