İngiltere Gündemi
Hangi Bob mu? Hani Demiryolu Denizcilik ve Taşımacılık sendikası genel sekreteri Bob’tan bahsediyorum. 16 yaşındayken Londra metrosunda çalışan Bob. Sonra da savaşçı bir sendika liderine dönüşüp inançları ve üyeleri için özelikle Muhafazakarlara karşı amansız bir savaş veren Bob yani. Daha geçtiğimiz Şubat ayında 750 metro çalışanın işten çıkarılma kararına karşı radikal bir grev başlatıp devlet kurumlarına geri adım attırıp Büyükşehir Belediye Başkanı Boris Johnson’un gözünü iyice korkutan Bob yani. Hani işçilere iş güvencesi ve yüksek maaş sağlama açısından en başarılı sendika lideri olarak bilinen Bob Crow diyorum.
Geçtiğimiz günlerde bir kalp krizi geçirerek sadece Sol kesimi değil, bütün Britanya’yı şoke ederek daha 52 yaşındayken hayatını kaybetti. Crow her grevle üye işçilerinin haklarını savunmayı başarırken, Muhafazakarlar ise her defasında grevlere kısıtlama getiren kanunlar çıkardılar. İntikam soğuk yenen yemektir diyerek Crow hükümetten ve kurumlarından intikamını geç de olsa alırdı hep. Giyimi ve tavırlarıyla İtalyan mafya babalarını andırsa da Solcuların büyük ilham aldığı bir kişilikti. Kendini komünist ve sosyalist olarak tanımlatan Crow, yer yer İşçi Partisi ile sürtüşmekten de hiç mi hiç çekinmezdi. Sloganı ise "hiç kimse bizi sevmiyor ama bu bizim umurumuzda değil" idi. Sadece kendi sendikası değil ülkedeki diğer sendikalar üzerinde büyük bir etkiye sahipken tam bir sınıf savaşçısıydı. Hayatı boyunca bir ehliyet almadan toplu taşıma araçları kullandı.
Belediyeye ait evlerden birinde yaşıyordu. Aldığı yüksek maaş ve geçtiğimiz aylarda Brezilya’daki sahil tatili epeyce eleştiri alsa da bu eleştiriler sendikacılıkta ki başarısına gölge düşüremedi. Bir de üstüne Filistinlilerle Dayanışma Kampanyasının en büyük destekçilerindendi. Sendikacılar güveç yemeğine benzetilir. Ya seversin ya da nefret edersin. Crow’un nefret edeni çoktu ama seveni daha çoktu. Crow’un ölümünün ondan nefret edenleri bile üzmesi Crow’un aslında son yirmi yıldır nasıl da bir fenomen haline geldiğini gösteriyor.
Britanya’da İşçi Partisi'nden ziyade sendikalar, ülkenin en güçlü ve işlevsel demokratik hareketleri olarak biliniyor. Ne de olsa sekiz milyon sendikalıdan bahsediyoruz. Muhafazakarların sendikalara yönelik sert politikalarına rağmen, sendikalı sayısı geçen seneye göre büyük bir artış gösterdi.
Crow’un öldüğü hafta İşçi Partisi’nin önde gelen isimlerinden Tony Benn’de hayatını kaybedince Sol’da geriye ne kaldı diye düşündürtmüyor değil. Ya da İngiltere Sol’u bir daha böyle güçlü karakterlere sahip olabilecek mi? Muhafazakar partiden merhum Başbakan Margaret Thatcher’in 80’li yıllarından sonra Britanya’da Sol büyük bir bozguna uğramıştı. Sendikalar üzerinde ki sert politikalar, yeni Sağ’ın yükselişi, endüstri işçi sınıfının servis sektördeki işçi sınıfına dönüşmesi, globalleşme ve kendini yenilemeyen Sol derken serbest pazar kapitalizmi aldı başını gitti, Britanya’da Sol’un nabzı hızla düşmeye başladı. İstatistikler bir sonra ki seçimler de İşçi Partisi'nin tekrar yükselişe geçeceğini söylese de İşçi Partisi'nin eski ve yeni başkanının Sol’u cesurca savunamadıkları düşünülüyor. Diğer Sol partilerin de nabızları yavaş da artsa Sol, Britanya için şart. Nasıl olmasın ki? Dünyanın en zengin altıncı ülkesi olan Britanya’da yarım milyona yakın kişi aşevleri sayesinde ayakta kalıyor. Victoria döneminden beri hiç bir zaman şimdiler de olduğu kadar maaşlar bu denli düşmemişti.
İsveç ve Amerikan sendika başkanı Joe Hill 1915’de idam edileceği akşam bir sendikacıya şunları söylemiş; "ben öldüğümde yas tutmakla sakın vakit harcamayın. Örgütlenin". Benn ve Crow ölmeden önce bir mesaj iletme imkanları olsaydı onlar da kanımca kendileri için yas tutulmasını değil, sosyal değişim için örgütlenilmesini vasiyet ederlerdi.
Merhum Bob’u nasıl bilirdik?