- Kemal Öztürk’ün kendi adına katliam çağrısı üzerinden tehditler savurmaya tek başına ne gücü yeter ne de bir yetkisi olabilir. Sıradan bir avanak gazeteci densizliği olarak da geçiştirilemez.
HEVAL TAHA
Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne başından itibaren mesafeli bir tutumla ön açıcı hiçbir tavır takınmayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’si, politik bir argüman olarak araçsallaştırmanın dışında barışa hiç değinmemeyi tercih ediyor.
Kendisi de AKP’li olduğunu hiç çekinmeden açıklayan Kemal Öztürk, bize uzun zamandır yaşananlar ve tanıklıklarımız üzerinden tahlil etmeye çalıştığımız “AKP'liyi" ete kemiğe büründürdü. İnsanlığa hiçbir faydası olmayan Kemal Öztürk, belki de ilk ve son kez bir baltaya sap oldu ve AKP içerisindeki savaş yanlılarının sözcülüğünü üstlendi.
Sayın Abdullah Öcalan’ın bizzat kendisi tarafından kaleme alınan bir mektubu yollayarak süreç karşıtı güçlerin “kendine karşı bir komplo” içinde olduğunu söylediği günlerde AKP tetikçilerinden birinin Suriye’de Nusayrilere (Arap Alevilere) dönük bir katliam çağrısı yapması hafife alınmamalı. Bu sıradan bir tepki olamaz, hele hele bir gazeteci değerlendirmesi olarak asla değerlendirilemez. Nitekim Kemal Öztürk de kısa bir süre önce sosyal medya hesabından kendisinin bir gazeteci değil, AKP tetikçisi olduğunu isteyerek ya da istemeyerek ikrar etti. Birazdan bu ikrarı detaylandıracağım, ancak ondan önce Öztürk’ün bir televizyon kanalında Suriye’ye ilişkin değerlendirmeler yapıldığı sırada Nusayrilere yönelik katliam çağrısı yapmasının sıradan bir olay olmadığını vurgulamak isterim. Olaydır, çünkü gazeteci kimliği arkasına gizlenmiş bir tetikçinin aleni bir faaliyetidir. Çok açık ki; Öztürk, bu tavrıyla AKP’nin omurgasını oluşturan süreç karşıtlarının sesini yükseltti.
QSD Genel Komutanı Mazlum Ebdî’nin Şam’da Rojava adına yürüttüğü görüşmeleri, Sayın Öcalan’ın yürüttüğü görüşmelerden tamamen bağımsız ele almak elbette eksik bir okuma olur. Öztürk, bu açıklamasıyla Nusayriler üzerinden Kürtlerin Şam’la yürüttüğü ve Suriye’de yaşanan iç savaşın bitirilmesini; Kürtlerin anayasal olarak tanınmasını hedefleyen görüşmeleri, müdahaleye açık bir hale getirme görevi üstlenmiş. Öztürk, bu tavrıyla “Suriye’de barış olur” ama mezhep sorunu hala ortada duruyor, diyerek çatışmanın her an yeniden alevlendirebileceğini ilan etti. Suriye’de faaliyet yürüten katliamcı Selefi örgütlerin, mevcut Ankara iktidarı tarafından desteklendiği bir sır değil. Nusayrilerin de bu Selefi örgütlerin hedefinde olduğu çok açık.
Mezhep sorununun siyasal İslamın temel gündem maddelerinden biri olduğu bilinmeyen bir şey değil. Kendisi dışındaki tüm inanış biçimlerini sapkınlık olarak düşman ilan eden siyasal İslam’ın en büyük hedefinin, Aleviler olduğu da aşikar. Erdoğan, 11 Mart 2026'da partisinin Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada Alevilere bakışını çok açık bir biçimde ortaya koyuyor. Alevilerin ismini dahi anmayan Erdoğan, yaptığı “millet” tanımıyla da bunu açıkça gösteriyor. “Biz bölgemizin tamamına olduğu gibi İran halkına da bu Şii’dir bu Sünni'dir bu Türk’tür bu Kürt’tür diye bakmadık ve bakmıyoruz. Millet bizim için Arap, Kürt, Sünni, Şii değil, sadece insan vardır. Haksızlığa uğrayan, sıkıntı çeken kim varsa biz onun yanındayız” diyen Erdoğan’ın bu topraklarda haksızlığa uğrayanlar listesinde Aleviler yok.
Bu nedenle Öztürk’ün kendi adına katliam çağrısı üzerinden tehditler savurmaya tek başına ne gücü yeter ne de bir yetkisi olabilir. Şam’da Mazlum Ebdî’nin yürüttüğü temasların son aşamaya geldiğinin açıklandığı bir sırada yapılan katliam çağrısı, sıradan bir avanak gazeteci densizliği olarak geçiştirilemez. Hele de Öztürk, AKP içerisinde siyaset yapıcılara dokunabilecek bir mesafede duruyorken. Bir ucu açık biçimde yüzyıllardır memleket topraklarında sistematik kıyımlara uğrayan Alevilere dokunan bu açık tehdit, sürecin son derece kritik bir eşikten geçtiğini gösteriyor.
Şimdi gelelim Öztürk’ün AKP içerisindeki konumuna. Hemen tüm “kariyerini” AKP iktidarı döneminde yapan Öztürk, bu sürçte önce TBMM Başkanı Başdanışmanlığı yapıyor. Ardından başbakanlığı döneminde Erdoğan’ın basın danışmanlığı görevini üstleniyor, oradan da devletin resmi haber aygıtı Anadolu Ajansı’na (AA) Erdoğan tarafından genel müdür olarak atanıyor. Bu nedenle Öztürk’ün hiçbir açıklaması, bir gazetecilik faaliyeti olarak adlandırılamaz. O, AKP’li bir siyasal kadro olarak büyüklerinin taşeronluğunu yapmakla memurdur.
“Gazetecilik kariyerinde” de bir siyasi kadro olarak yükselen Öztürk, 17 Ağustos’ta sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla BBC Türkçe’nin röportaj teklifini neden reddettiğini anlattı. “BBC Türkçe AK Parti’nin 25. Yılı nedeniyle benimle de röportaj yapmak istedi. Soruları gördüğümde röportajı hazırlanlayanların AK Parti’nin çeyrek yüz yıllık hikayesini anlatmayı değil, o hikayedeki sorunları, tartışmaları ön plana çıkarmayı amaçlandığını gördüm. Bu nedenle röportajı kabul etmedim (Tırnak içindeki imla hataları gazeteci olduğunu iddia eden Öztük’e ait)” diyen Öztürk, gazeteciliğin temel saiklerinden biri olan sorgulayıcı yaklaşımdan rahatsız oluyor. O meseleye bir gazeteci değil, kadrolu bir AKP elemanı gibi yaklaşıyor. Batılı yayın kuruluşlarının kendi devletlerinin propagandasını yapmasından şikayet eden Öztürk, bu kuruluşların hiçbirinde ‘iktidara yakın gazeteci’ çalışmadığını söylüyor. Öztürk açısından kendi “gazetecilik” pratiği de bir iktidar uzantısıdır ve bundan son derece memnundur.