- Dağlarda başlayan hayatlar ile bugün şehirlerde kurulan hayatlar birbirinden kopuk değil. Dün ile bugün yan yana duruyor. Bugün, yarının içinde akıyor.
- İki dünyanın yeniden karşılaşmasına tanık oluyoruz. Dağın ve şehrin, savaşın ve barışın, yasın ve umudun, hatıranın ve geleceğin aynı meydanda buluşmasına.
SİNAN CUDİ
Bir zamanlar dağlarda konuşurduk. Ölüm üzerine konuşmak değildi aslında yaptığımız. Yaşamı seviyorduk. Hem de bütün gücümüzle ama insan bir kez kendisini bir davanın, bir halkın ve onun özgürlük arayışının içinde bulduğunda, ölümün de hayatın bir parçası olduğunu biliyordu. O yüzden arada bir, hiç olmayacakmış gibi görünen bir şeyi konuşurduk: Bir gün şehit düşersek nasıl uğurlanmak istediğimizi.
Hayalimiz belliydi.
Amed'de, binlerin, on binlerin katıldığı büyük bir merasim. Halkın sokağa çıktığı, insanların birbirine omuz verdiği, dağdan gelen bir arkadaşın şehirdeki milyonlarca insanın hafızasına teslim edildiği görkemli bir uğurlama. Tabutun başında yalnızca ailesinin ve birkaç arkadaşının değil, koca bir halkın durduğu bir gün. Bunu, ölümü özlediğimiz için konuşmazdık. Tam tersine, yaşamak istediğimiz için ama nasıl yaşadığımızı biliyorduk ve bir gün hayatımız sona ererse ardımızdan kurulacak o merasimin, verilen yaşamın halk tarafından sahiplenilmesinin başka bir anlamı olacağını düşünürdük.
Devlet de bunu biliyordu.
Bu yüzden yıllarca cenazelerden korktu. Şehitlerin cenazeleri halkla buluşmasın diye elinden geleni yaptı. Büyük merasimler olmasın, insanlar bir araya gelmesin, tabutlar birkaç kişinin omzunda sessizce taşınsın, aile dışında kimse cenazeye katılmasın istedi. Bir cenazenin, yalnızca bir cenaze olmadığını biliyordu. Bir insanın ölümünün binlerce insanın hafızasında yeniden hayat bulabileceğini, bir tabutun bir halkın ortak duygusuna dönüşebileceğini biliyordu.
Yıllarca böyle geçti.
Kimi cenazeler gece kaldırıldı. Kimi ailelerin yanına yalnızca birkaç kişi gidebildi. Kimi şehitlerin mezarına ulaşmak bile mesele oldu. Bir insanın ardından ağlamak, onu sahiplenmek, adını yüksek sesle söylemek, yasını tutmak bile siyasetin konusu haline getirildi.
Şimdi ise şehirlerde bambaşka görüntüler var. Bir süredir isimler açıklanıyor. Toplu taziyeler kuruluyor. İnsanlar sokaklara çıkıyor. Bir şehirde başlayan merasim, başka bir şehirde devam ediyor. Binler, on binler, yüz binler bir araya geliyor. Yıllar önce dağlara uğurlanan insanlar şimdi halkın karşısından yeniden geçiyor.
Arkadaşlarımız tek tek anılıyor.
Her biri kendi ailesinin, arkadaşlarının, sokaklarında büyüdüğü kentin insanlarıyla buluşuyor. Birinin fotoğrafı taşınıyor, bir başkasının adı meydanlarda yankılanıyor. Yıllarca yalnızca birkaç insanın bildiği hayatlar, bugün binlerce insanın tanıklığına açılıyor. Bir annenin evladına ilişkin hatırası, bir yoldaşın anlattığı küçük bir anı, bir fotoğraftaki yüz, toplumun hafızasına bırakılıyor.
Yıllar önce kurduğumuz hayalin gerçekleştiği yerde, artık başka bir hayatın eşiğinde duruyoruz…
Merasimler, yalnızca geçmişte kaybedilenleri anmıyor. Yıllardır savaşın içinde birbirinden koparılan insanları yeniden bir araya getiriyor. Bir şehrin meydanında yan yana duran binlerce insanın arasında tanışıklıklar, arkadaşlıklar, aileler, eski hikayeler, yeni karşılaşmalar ve ortak bir hafıza oluşuyor.
Bütün bunların tam da PKK'nin feshi ve yeni bir döneme geçişin yaşandığı günlerde ortaya çıkması, zamanı birbirinden ayırmayı daha da anlamsızlaştırıyor.
Dağlarda başlayan hayatlar ile bugün şehirlerde kurulan hayatlar birbirinden kopuk değil. Dün ile bugün yan yana duruyor. Bugün, yarının içinde akıyor.
Uzun yıllar boyunca birbirinden uzak tutulmaya çalışılan iki dünyanın yeniden karşılaşmasına tanık oluyoruz. Dağın ve şehrin, savaşın ve barışın, yasın ve umudun, hatıranın ve geleceğin aynı meydanda buluşmasına.
Bunu uzaktan izleyenler de var. Taziyelere gidemeyen, merasimlere katılamayan, bir ekranın karşısında isimleri ve görüntüleri takip eden yüzlerce, binlerce insan. Kimi, yıllardır görmediği bir arkadaşının fotoğrafını görüyor. Kimi, sesini çoktan unuttuğunu sandığı bir insanın adını yeniden duyuyor. Kimi ise kendi gençliğinin içinden çıkıp gelen bir yüzle karşılaşıyor.
Bazı insanlar için yas böyle yaşanıyor. Uzaktan. Elini uzatamadan, başsağlığı dileyemeden, bir taziye evinin kapısından içeri giremeden ama yine de orada. Bazı bağlar, mesafeyle kopmuyor.
Bugün şehirlerde kurulan merasimlere bakarken insan ister istemez yıllar önceki o konuşmaları hatırlıyor. O zamanlar ölümün kendisini değil, ardından halkın sahiplenmesini düşünürdük. Bir insanın yaşamının nasıl anlamlandırılacağını, onu uğurlayanların sayısında değil elbette ama o insanın halkın hafızasında nasıl yer edeceğinde arardık.
Şimdi bunun çok daha büyük bir biçimde gerçekleştiğini görüyoruz. On binlerce insan, bir insanın ardından yürüyor. Yüz binlerce insan, aynı isimleri duyuyor. Bir arkadaşın hayatı, bir ailenin acısı olmaktan çıkıp toplumun ortak hafızasına dönüşüyor. Belki de yıllar önce kurduğumuz o hayalin asıl anlamı buydu. İstenen, ölümün görkemi değil, yaşamın sahipsiz kalmamasıydı.
Bir insanın hayatının, mücadele ettiği halk tarafından bilinmesini, hatırlanmasını ve kendi hikayesi içinde bir yere yerleşmesini istiyorduk.
Bugün bunu görmek, insanın kendi geçmişiyle karşılaşmasına benziyor ama geçmiş karşıda duran bir şey değil. O güzel insanlar, bugün konuşulan barışın içinde, bugün yeniden kurulan ilişkilerin içinde, bugün sokaklara çıkan insanların hafızasında yaşamaya devam ediyor. Onların adını anan çocukların, ailelerin, arkadaşların, gençlerin ve yaşlıların kurduğu her cümle, o hayatları bugüne taşıyor.
Bu nedenle bugün yapılan merasimlere yalnızca “veda” demek, bana eksik geliyor, çünkü insanlar yalnızca uğurlanmıyor. Anılıyor. Hatırlanıyor. Sahipleniliyor.
Bir insanın halkıyla buluşması için artık ölümünün sessizce geçirilmesi gerekmiyor. Bir zamanlar birkaç kişinin katılmasının bile engellenmeye çalışıldığı cenazeler, bugün halkın büyük meydanlarında karşılanıyor.
Her arkadaşımız, kendi hikayesiyle, kendi adıyla, kendi insanlarıyla buluşuyor ve layık olduğu biçimde anılıyor.
Belki de bu yüzden bugünlerde yaşananlara yalnızca yasın içinden bakmak doğru değil, çünkü bütün bu kalabalıkların içinde başka bir şey daha büyüyor. Yıllarca savaşın birbirinden ayırdığı insanların yeniden yan yana gelebileceğine dair bir duygu. Şehitlerimizin isimlerinin artık barışın kurulacağı bir toplumun hafızası içinde anılacağına dair bir güvence.
Yıllar önce dağlarda, gençliğin o kendine özgü ciddiyetiyle kurduğumuz bir hayalin, bugün Amed'in, Kürdistan'ın ve dünyanın farklı yerlerinde milyonlarca insanın içinde gerçekleştiğini görmenin sessiz şaşkınlığı.
Belki insan, bazı hayallerinin gerçekleşeceği günü görmeyi beklemiyor ama bazı günler geliyor. İnsan, yıllar önce söylediği bir cümlenin içinde yeniden buluyor kendisini.