AKP, Seçim Beyannamesi’nin girişinde "16 yıl önce Kaynak Türkiye ve sizlere güvenerek yola çıkmıştık" cümlesi ile başlamış. Aslında doğru bir cümle, ama bunun politikasını nasıl hayata geçirdiler kısa bir göz atalım. Türkiye hem yeraltı hem de yerüstü kaynakları açısında zengin bir ülke. Demokratik ülke yapılandırılması sağlanmış olsaydı; tarım, sanayi ve turizm açısından gelişmekte olan değil (şuan ki konumu yaşadığımız gibi gerileyen ülkelerin gerisinde) gelişmiş ülkeler sıralamasında rahatlıkla yer alabilirdi. Mağduriyet siyaseti yaparak iktidara gelen AKP, temel hak ve özgürlükleri gasp ederek, savaş politikalarını hız kesmeden sürdürdü. 16 yıl içinde ekonomik çöküş ile birlikte kaosa doğru hızla ilerleyen bir ülke yarattı.

Demokratik, eşit, özgürlükçü ve adil paylaşım ilkelerinin yer almadığı hiç bir devlet, hiç bir topluluk doğallığında ekonomik alanda da adil olamaz. AKP ranta dayalı, halkları yoksullaştıran, ülke kaynaklarını sermaye gruplarına peşkeş çeken bir ekonomik ve yönetme tarzı ile var olmaya çalıştı, çalışıyor. Çok derin analizlere girmeden, "İthal Kurbanlıklar" AKP'nin ekonomide yerli ve milli söylem ve uygulamalarının nasıl havada kaldığının en önemli örneğidir.

Kuruluş amacı üreticiyi desteklemek ve piyasayı düzenlenmek olan Et ve Balık Kurumu, AKP'nin 2010 yılında yaptığı düzenleme ile ithalat yapmakla görevlendirildi. Kurumun işletmelerinin büyük bir kısmı kapatılırken, kalanlar da farklı işletmelere satıldı. Bununla birlikte SEK (Süt Endüstri Kurumu) ve YEM Sanayi A.Ş'nin özelleştirilmesi ile Hayvan ve Besicilik fiilen çökertilmiş oldu.

Bir zamanlar tarım ürünleri üretiminde hem dünyada hem de Avrupa’da önemli bir yeri olan Türkiye, dün ihraç ettiği ürünleri bugün ithal ediyor. Et, mercimek ve saman ithal eden tarım ülkesine döndü.

Kürdistan coğrafyasında yürütülen savaş ile birlikte yayla ve meraların yasaklanması, Türkiye'nin her yerine yayılan ekonomik bir sıkışmışlık yaratmıştı. AKP bunun yanına ek olarak mera alanlarını, tarım alanlarını imara açarak ülkenin tüm bölgelerinde tarıma bir darbe daha vurdu. 2017 yılında buğday, arpa, mısır ve canlı büyükbaş hayvan ithalatında vergiler de ortalama yüzde 80’e varan indirimler yapması ile ülkede tarımı fiilen durdurarak, yabancı sermaye için bir cennet yarattı. Toprağını ekemeyen, üretemeyen çiftçiler tarım işçilerine dönüştü. AKP'nin sürekli övündüğü duble yollar, bu defa da toprağını ekemeyen köylü için ölüm yolu oldu. Kürtler ve Türkler tarım işçileri olarak, yoksullukta ve yollarda ölüm eşitliğinde buluşuyor.

2018 yılı bütçesinde Savunma Bakanlığı ve Emniyet’e toplamda 68 milyar 194 milyon 894 bin TL ayrılırken, Tarım Bakanlığı Bütçesi 21 milyar olması; tarım değil, savaş ülkesi olmasından kaynaklanıyor olmalıdır. En son şeker fabrikalarının özelleştirilmesi de, fabrika emekçilerinin işsizliği ile başlayacak ve üreticinin iflası ve tüketiciye yüksek fiyatlarla devam eden bir sömürü çarkı yeni krizler yaratacaktır. Tabii bir de şeker pancarı üretiminin düşürülmesi ya da bu alanların kapatılması da doğa için ayrı bir tahrip oluşturacaktır.

Erdoğan'ın Şubat 2018’de, "Sevgili çiftçi kardeşlerime müjdeler" diye başladığı konuşmasında mazot indirimden, hayvancılığın desteklenmesine, Ziraat Bankası’nın kredi desteğinin de yer aldığı müjde haberlerden bügüne kalan ise; toprağını ekemeyen, mazotun parasını karşılayamayan giderek yoksullaşan çiftçiler kaldı. Ziraata kaynak ve kredi oluşturmak ve çiftçiyi desteklemek temel görevi olan Ziraat Bankası, çiftçilere değil, Demirören Medya grubuna 2 yıl ödemesiz 10 yıl vadeli 675 milyon dolar kredi vermesi, resmi olmasa da hepimizin bildiği gibi Erdoğan'ın talimatı ile gerçekleştirilmiştir. Erdoğan, çiftçi kardeşlerini sermayeye ve kendi diktatörlüğüne kurban etmiştir. Çiftçi kardeşine Ziraat Bankası önünde satamadığı sütü dökmek dışında başka alternatif bırakmamıştır. Seçim ‘Beyannamesinde Tarım Destekli Ofisler’ kurmakla övüyor AKP, ama bu ofisler sermaye grupları için çalıştı, çiftçiyi desteklemedi. Zaten beyannamede de itiraf edilmiş, "Özel sektör yatırımlarına yönelik teşviklerimizi sürekli geliştirdik, devam edecektir" diye.

Kısacası 24 Haziran’da AKP ve Erdoğan iktidar olursa, elimizdeki son tarlaları da özelleştirme kapsamında el koymaları hayal değil AKP gerçekliğidir.

Sürekli yerli ve milli olmakla övünen Erdoğan’a sormak lazım "ithal edilen et, kurbanlıklar, buğday, saman, tohumlar, mercimek ve indirim uygulanan İTHALAT vergileri ile hangi milliyi destekliyor, kimlerin sermayesini büyütüyor?

Sevgili çiftçi kardeşlerinin ineğine, koyununa, tarlasına göz diken talancı gaspçı bu anlayışı durdurmak için 24 Haziran bir şanstır. Yeraltı ve yerüstü kaynakları ile insani gücü ile kendisine fazlası ile yeten bu ülke, Erdoğan'a, ailesine ve AKP'ye yetmiyor...

Şimdi TAMAM deme zamanı; toprağımıza sahip çıkmanın, alın terimizin karşılığını almanın ve toprağımızı koruyarak gaspçı, talancı zihniyete DUR demek için 24 Haziran bir fırsat.

Toplumun her kesimi gibi çiftçi kardeşlerin de bu harami saltanattan hesap sorma zamanı.

Meryem ÇAĞ