
Cumartesi Anneleri kayıp çocuklarının akıbetini soruyor. Silahları yok, bir saldırı hevesi içinde olmadıklarını 700 haftadır gösteriyorlar. Sessiz, silahsız, saldırısız oturma eylemi yapıyorlar. Daha doğrusu yapmaya çalışıyorlar. Ama özel eğitimli polisler onları çembere alıp gaz sıkıyor, tartaklayıp dövüyor. Erdoğan diktası kendi suçları ortaya çıkmasın onları susturmak istiyor. Ağar-Çiller çetesi ve bütün suç ortakları bu nedenle Erdoğan’ın arkasında birleşti. İnsanlığın onur meydanı olan Galatasaray Meydanı şimdi kayıp yakınlarının her türlü hakarete, saldırıya uğradığı utanç meydanı oldu.
Görevleri doğru bildiklerini halka açıklamak olan aydınlar, yazarlar, akademisyenler bu nedenle işlerinden atılıp zindanlara atılıyor. Onların da ellerinde kalemlerinden başka bir şey yok. HDP eşbaşkanları ve vekiller TBMM’deki konuşmalarından ötürü zindanda. Vekiller mecliste konuşmayıp da nerede konuşacak, ne iş yapacak?
Erdoğan diktası tüm ülkeyi karanlığa boğmak istiyor. En zifiri karanlıkları bir kıvılcım, bir mum alevi bile yırtar. Erdoğan da 3-5 sayfalık bir açıklamayı bile saltanatının sonu olur korkusuyla bastırmaya çalışıyor.
Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri Efrîn işgalini bir açıklama ile kınadıkları ve protesto gösterisi yaptıkları için saldırıya uğradı ve zindanlara atıldı. Erdoğan „O komünistlere okuma hakkı vermeyeceğiz“ diye saldırdı. Erdoğan’ı eleştiren ODTÜ öğrencileri de karga tulumba zindana atıldı. O öğrencilerin elinde de ne silah vardı ne de bıçak. Ama saldıranlar tam teçhizatlı devlet güçleri ve sivil çetelerdi.
3. Havalimanı inşaatında çalışan işçiler birikmiş alacaklarını verilmesini, çalışma şartlarının iyileştirilmesini, yemeklerin ve yatakhanelerin sağlıklı olmasını istiyorlar. İşyerinde sık sık ölümle sonuçlanan „iş kazası“ oluyor. Ölen işçi sayısı bile belli değil. Çünkü çok sayıda taşeron firma olduğu için çok sayıda kaçak işçi çalışıyor. İş güvenliği diye bir şey yok. Bu işçilerin elinde de çalışma için gerekli iş araçları dışında bir şey yok.
Ama bir gece şantiyeleri düşman karargahı gibi basıldı. Yüzlerce işçi gözaltına alındı. Tutuklananlar hala zindanda. Ama saldırı daha bitmiş değil. Her gün birkaç işçi gözaltına alınıyor. En son işçilerin üye olduğu Dev Yapı İş sendikası Başkanı Özgür Karabulut da gözaltına alındı. Ne şantiyede ne de işçilerin birinde silah-bomba vb. suç teşkil eden bir şey bulundu.
Roboskî yoksul bir sınır köyüydü. Köylüler oradaki karakolun bilgisi ve kontrolüyle sınır ticareti yapıyorlardı. Bütün sınır ticaretlerinde olduğu gibi karakolun payı da veriliyordu. Çoğu çocuk yaştaki 34 köylü kaçakçı diye vurulup paramparça edildiler. Kaçakçı olsalar bile cezası bu muydu? Aileleri her hafta katledilen yakınları için „Unutursak kanımız kurusun“ diye eylem yapıyorlar. Onlarda de ne silah ne de bomba vardı. Ne de öyle bir niyetleri. Yakınlarını katledenlerin ortaya çıkarılmasını ve yargılanmasını istiyorlardı. Hepimiz onlarla birlikte „Unutursak kanımız kurusun“ dedik. Kanımızı kurutmayacağız!
Öcalan uluslararası bir komployla esir alınıp İmralı adasında tek kişilik zindana kondu. Tek kişilik bir özel mahkemede yargılandı ve yıldırım hızıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildi. Bunun üstüne tek kişilik cezaevinde disiplin cezası verilmiş. Ne disiplini ne cezası? Disiplini nasıl bozmuş ki ceza veriliyor? Cezayı veren kişi-makam kim? Yıllardır ne avukatları, ne de ailesi görüşebiliyor. Açık ki keyfi bir eziyet ve zulüm uygulanıyor. Erdoğan diktası Öcalan’ın ağzından çıkacak ve halka ulaşacak tek bir kelimeden bile korkuyor.
Öcalan „Beni diri diri beton tabuta koydular. Ama öldürseniz bile mezarda rolümü daha iyi oynarım“ demişti. Bu söz şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Yani „Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele!“
Erdoğan diktası sallandıkça yıkılma korkusuyla kuduruyor. Öcalan şahsında hepimizi mezara atıp betonlamak ve susturmak istiyor. Komploda yer alan uluslar arası gericilik bugün de Erdoğan’ın suç ortağıdır.
Öyleyse hep birlikte ve inadına direniş, inadına özgürlük!
Tecride son, Başkan Öcalan’a özgürlük!