'Mağaranın Gözyaşları' adında bir belgesel izledik; FilmAmed'de gösterilmiş bir belgesel. Bu belgeselin tekniğine ilişkin konunun uzmanı olmadığımızdan bir şeyler belirtme gereği duymuyoruz. Ancak toplumsal kültürün oluşumunda önemli bir yeri olan sanat alanının felsefesinin bu belgesele yansıdığı boyutlarının değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğümüzden bu yazıyı kaleme alıyoruz.

Sanat nedir, sanatçı kimdir?
Bu konuda halen doğrultu sorunu yaşandığını düşünmekteyiz.
Öncelikle belgeseli izlememişler için kısa bir bilgilendirme yapalım. Kamera, Mardin’in bir köyünde mağaralarda yaşayan bir aileye yöneltilmiş ve köylünün söyledikleri paylaşılmış.
Yapanlar, halkın acısını yansıttıklarını dile getirdiklerini de sanıyorlardır. Toplum için sanat yaptıklarını bile iddia edeceklerini tahmin edebiliriz. 'Politik sanat yapıyoruz' diyorlardır. Zaten FilmAmed'de sanatı politikadan koparan, bunu çok çıplak bir şekilde yapan bir anlayış kolay kolay yer alamayacaktır.
Ancak sanatçının politik-sosyal öngörüleri, sistem analizleri eğer bütünlük ve tutarlılık taşımazsa, yapılacak sanatın toplumsal sanat olmayacağı bu belgeselde de bir kez daha görünüyor.
Belgeselin ana konusu, köy ahalisinin köyde yaşadığı sorunlar. “Mağaranın rutubetinden mağara ahalisinin içine damlayan gözyaşlarının farklı bir yolla dile gelmesi olmuş bu belgesel.
Peki, sanatçı sadece var olanı yansıtmakla mı görevlidir?
Hayallerle, olması gerekenlerle ilişkisi nedir sanatçının?
Medyanın, bilim çevrelerinin ve kültür endüstrisi çalışanlarının tek bir ağızdan söyledikleri dışında ne söylemelidir sanatçı?
Adorno, "Kapitalizm karşısında toplumun kalan tek sığınağıdır" diye tanımlıyor sanatçıyı. Ve sanatçı, o sığınakta en ön mevzide vuruşandır diyor.
Belgeselde söylenenler, anlatılanlar pek çok haber bülteninde çeşitli şekillerde dile geliyor. Köylünün çektiği sıkıntılar, yaşadığı zorluklar… Bu zorluklar, bu sorunlar anlatıldıktan sonra ne dile geliyor? Köylü devletten yardım istiyor. Sorunlarına çözüm olmasını istiyor.
Alışılmış, dayatılan siyaset devam ediyor, devam ettirilmek isteniyor. Vatandaşın, köylünün kendi sorunlarının çözümünde yer alması, yaşamın öznesi olması değil de bir nesne gibi yaşamını devam ettirip özne olan, hakim olan devletin siyasetin, yaşamın temel belirleyeni olmasının devamı için uğraşıyor bu belgesel. Yüz yıla yakındır Türkiye devleti siyasi partilerinin pek çoğunun söylediklerini farklı bir dille söylüyor. İfade tarzının estetik öğeler taşıması, sistemin direk bir şekilde söylediklerini bilinçaltında hafif vuruşlarla inşasına yol açıyor. Yaratmak istediği siyaset anlayışı itibariyle kültür endüstrisinin bir öğesi görevini görüyor. Demokratik siyaseti değil, devletçi siyaseti benimsiyor.
Diğer bir boyut ise sosyal boyutu. Tabii bu boyut da politikadan bağımsız değil. Kürt Özgürlük Hareketi'nin 2013 Newrozu'nda başlattığı demokratik kurtuluş ve özgür yaşam hamlesinin bir yılının tamamlanmasına kısa bir zaman kalmışken, bu konuya da özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Gerillanın geri çekilmesinden sonra yapılması gereken öncelikli şeylerden biri; kirli savaş politikaları sonucu boşaltılmış köylere geri dönüşün sağlanmasıydı. Böyle politik bir hedefi olan bir hareketin düzenlediği bir film organizasyonunda buna hizmet etmek bir yana, buna karşı bir hedef belirlemiş bir belgeselin gösterilmesini şaşkınlıkla karşıladık.
Bir sanat eserinin, kullandığı yöntemin değerlendirilmesi kadar amacının da değerlendirilmesi gerekir. Bu belgesel filmin amacının, aslında köye dönme niyeti olanların bile niyetlerinden vazgeçirilmesi olduğunu dile getirmek hiç de yanlış olmayacaktır.
Kültür endüstrisinin temel amaçlarından biri; kapitalizmin meşruluğunun yaratılmasıdır. Kapitalizmin karargahları diye tabir edebileceğimiz şehirlerin, toplumu tam bir kaos ve buhrana sürüklediğini her geçen gün çok daha fazla görüyoruz. Yıllardır kentler rahat yaşam, özgür yaşam isteyenlere bir kıble olarak gösterilmektedir. İşin aslına baktığımızda bırakalım rahat yaşamı tam bir köle yaşamının yaşandığını görmekteyiz. Şehirler, toplumun  özünde olan ve köylerde daha açık görülen yardımlaşma, dayanışma, sosyal ilişkilenme gibi erdemlerinin yok edildiği alanlar haline geliyor. Sanat bu erdemlerin korunması değil midir?
Sanat ve sanatçı bu erdemleri korumayacaksa bu erdemleri koruyarak toplumu korumayacaksa ona sanatçı, yaptığına sanat diyebilir miyiz?
Belgeselde dile gelen birkaç nokta dikkat çekici.
Belgeselden anladığımız kadarıyla aslında köy ahalisinin çok ciddi bir ekonomik sorunu yok. Kendine yeten bir ekonomisi var. Ancak sistemin propagandalarından etkilenerek; "neden daha fazla şeyimiz olmasın" gibi bir yaklaşım var. Yani daha fazla mal, mülk beklentisi. Bu sistemin hepimizde yaratmak istediği bir düşünce.
Dile gelen diğer bir konu; evlerinin önüne kadar arabanın, yolun gitmemesi.
Peki, sanatçı burada ne yapabilir?
Bu konuyu nasıl işleyebilirdi?
Dünyada buna benzer birçok örnek var. Geçmişte ve günümüzde yaşanmış birçok örnek... Köyde daha güzel, daha rahat bir yaşamın örnekleri incelenebilir. Bu örnekler de göz önünde bulundurularak, köylünün kendi sorununu kendisinin tartışıp, kendisinin çözdüğü sürecin belgeseli yapılabilseydi daha iyi olurdu.
Sanatçı toplumun sorunlarını çözmek için öncü olabilseydi daha iyi olmaz mıydı?
Tüm sorunların kilitlendiği nokta şu:
Sanat ne? Sanatçı kim?
Toplumu savunmak mı? Toplumu savunan mı?
Topluma binbir yönden saldıran sistemin istekleri doğrultusunda hareket edenler mi?
 Sanatın sırrı ne fırçada, ne kamerada ne de sazda; beyinde, yürekte gizlidir…
Eleştirilerimizin yapıcılığa-inşaya hizmet etmesi ve öyle anlaşılması dileğiyle…