Evrenimiz olabildiğine cömert ve eli açık bir gerçekliğe sahiptir. Hiç sakınmadan, her nesnenin ihtiyaçlarını gidermeleri temelinde her şeyi sunmuştur. Havanın, suyun, toprağın, bitkinin, hayvanın, insanın vb. birçok varlık bir denge temelinde, biri bir diğerine baskın çıkmadan barışık bir şekilde yaşamalarını sağlamıştır. Evrenin muazzam güzellikteki gelişimi bir bütünlük içerisindeydi. Bir şeyin eksikliği diğer gerçeklikleri olabildiğine olumsuz etkileyip var olan dengenin de bozulmasını ve yaşamın teklemesine neden olacaktı. Bundan kaynaklı en ince ayrıntısına kadar, tamamlayıcılık prensibi temelinde yaşamı yaşanılır hale getirmiştir.

Evren var olan bu bütünselliği bir anlama kavuşturmak için varlıklar içerisinde doğayı, doğa içerisinde de insanı bir başka donatmıştır. İnsan toplumsallaşarak evrensel bütünlüğü yaşamsal kılmıştır. Toplum-doğa, doğa-evren ilişkisini olabildiğine güzel bir şekilde kendi gerçekliğinde somutlaştırmıştır. İnsan bir bütünün parçası olduğu gibi var olan diğer tüm parçaların bütünüydü. İnsana küçük evren denilmesi bundandır.
Doğal toplumda evrenin yapısından almış olduğu bir eşitlik anlayışı mevcuttu. Bu eşitlik anlayışı sadece toplum içerisinde değil, doğayı da kapsayan bir anlayıştı. Bu anlayış şu şekilde anlaşılmasın: insan kendisini doğada bulunan diğer canlılarla yani bir hayvan ya da bir ağaçla aynı görüyordu. Bu yanlıştır ve insanın, toplumun eşitlik anlayışını farklı yorumlamaktır. Evet, kendisini doğanın bir parçası olarak görme var. Ancak doğadan bir parça olmasının yanı sıra kendi farkındalığının da bilincindedir. Kendi toplumsal gerçekliğinden yola çıkarak bu bilince ulaşmaktadır.
Toplumda bulunan her fert toplumsallığın gerekleri doğrultusunda hareket ederdi. Nasıl ki doğada işlevsiz, gereksiz, amaçsız hiçbir şey yoksa toplum içerisinde de bu böyledir. Herkes bir şekilde toplumsal ihtiyaçları giderme temelinde kendisini yaşama katar ve yaşamı oluştururdu. Henüz ilk avcı-toplayıcı toplumlardan, tarımın gelişip, yerleşik yaşama geçişin ve toplumsal anlamda bir çığır niteliğinde olan neolitiğe kadar bu böyle kendisini getirmiştir. Herkes yeteneği ve gücü kapasitesinde yaşamı oluşturma arayışındadır. Var olan yetenekler birini bir diğerinden farklı kılmıyor, ayrıştırmıyordu. Aksine tüm toplumsal kesimleri muazzam bir güce kavuşturuyordu. Çünkü esas olan toplumsal yaşamdır, toplumsal çıkarlar ve toplumun geleceğidir.

Kendine ait olma gerçekliği

Bu nedenle; toplum içinde elde edilen ürünlerin hepsi araçlarıyla beraber eşit düzeyde ihtiyaçlar temelinde paylaşılırdı. Kimse kimseden üstün değildi, kimsenin bir diğerinden ayrıcalığı yoktu. Herkes ortak çıkarlar temelinde hareket ettiği için bir saygı temelinde bir birlerine yaklaşırlardı. İhtiyaçlar neyi gerektiriyorsa bu temelde yaklaşılırdı. Mülkiyetin olmayışı, kendine ait olma gerçekliğinin henüz gelişmemiş olması insanlar arası bunun yanı sıra insan doğa arasındaki ilişkilenme de eşitliğe ve paylaşıma dayalıydı. Kaba anlamda ‘ben ürettim ben yerim’ yaklaşımları toplumdan olabildiğine uzak ayıp sayılan ve uzak durulan gerçekliklerdi. Çünkü hepsi beraber vardı, biri bir diğerisiz yapamazdı. Bir yaşam oluşturulacaksa eğer hep beraber oluşturulabilirdi. Bu yaklaşım toplum ve doğanın bir bütünsellik içerisinde ne doğanın insana, ne de insanın doğaya tahakkümü olmadan iç içe bir yaşamı geliştirmiştir.
Bu yaşam tarzı uygarlığın çıkışına kadar devam etmiştir. Ancak uygarlığın çıkışıyla özelde de metalaşmanın gelişimiyle toplumun var olan doğal dengeleri alt-üst olacaktır. Güçlü ve kurnaz erkeğin gelişen analitik zekasını kendi çıkarları temelinde kullanması olgun bir amacı olan toplumsal yaşamın düşüşünü de beraberinde getirecektir. Metanın toplumsal yaşama bulaşması toplumsal ilişkilerin seyrini evrensel olanın dışına çıkarmıştır. Artık geçerli olan evrensel kurallar, bununla bağlantılı toplumsal ihtiyaçlar değil, erkeğin ve uygarlığın çıkarlarıdır.
Metalaşmayla en çok toplumun ahlaki-politik değer yargıları bir çözülmeye maruz kalmıştır. Toplumsallaşmaya en büyük darbe olarak da nitelenebilecek olan metalaşma, toplumsal sorunların açığa çıkmasında ve derinleşmesinde büyük bir etkiye sahiptir. Metalaşmanın çıkışı toplum karşıtlığı temelindedir. Metalaşmayla ihtiyaçlar göz ardı edilerek, ihtiyacın ötesine çıkılmıştır. Metalaşmayla üretime ve üreticiye haksız ve yerinde olmayan, kendi keyfine göre değer biçme durumu gelişmiştir. Bu da kendisiyle sermaye ve karın doğuşunu getirmiştir. Açığa çıkan sermaye ve kar toplumsal tabakalaşmayı da arttırmış ve toplumsal yaşamda derin yarıklar oluşturmuştur.

Metalaşan olgu, öteki olandır

Metalaşmanın topluma ve toplumsal yaşama en büyük darbesi; toplumu ayakta tutan temel değer yargıları başta olmak üzere, tarihin derinliklerinden gelen her türden değer yargısının satışa sunulmasıdır. Böylelikle toplumun kutsallıkları elinden alınmakta ve toplum geçmişsiz bırakılmanın yanı sıra yaşamını üzerinde kuracağı bir yargısı da kalmamaktadır. Temelleri olmayan ya da sağlıklı bir şekilde kurulamayan toplumun yaşamı her an yıkılmakla yüz yüze olan ve dağılma tehlikesi taşıyan bir gerçekliğe sahiptir. Kapitalist sistem bunu çok iyi yapmaktadır. Kadının, kültürün, dinin, eğitim ve sanatın bir bütünen toplumu ayakta tutan yaşamsal damarlarına sızarak, beyne akan kanı içten içe çürütüp kendi istediği şekilde yürütmüştür. Kana karışmış morfinin bedeni işlevsiz kılması gibi, kapitalist sistem de metalaşmayı topluma enjekte ederek toplumu kendin olmaktan çıkarmış ve istediği gibi yönlendirerek, kendi çıkarları temelinde kullanmıştır.
Kapitalizm kendine dönük bir sistemdir. Tarihsel toplum sistemlerinin kapitalizmden ayrılan temel yanı; olguların, kutsalların, kazanım ve üretimlerin metalaştırılmamasıydı. Birilerine, bir kesime ait olmadığı gibi, elde tutulanlar herkesle paylaşılarak, hediye sunularak, çok sonradan gelişecek olan değiş-tokuş ile toplumsal yaşam idame edilirdi. Bu şekilde eşit bir şekilde, ezen-ezilen, fakir-zengin ayrımına gidilmeksizin yaşam sürdürülürdü. Ancak kapitalist sistem elde olan her şeyi metalaştırarak mülkiyet haline getirmektedir. Metalaşan olgu, öteki olandır. Ve bu olgu üzerinde her türden kullanım hakkı meşru olandır. Değerler ve üretim metalaştıkça derinleşen bir kölelik açığa çıkmaktadır. Çünkü öznelleşen kapitalizm kendisi dışındaki her şeyi de nesnelleştirmiş oluyordu.
Kapitalist sistemin metalaştıran yaklaşımlarına-anlayışlarına denk bir şekilde ilk elden toplumda, insanlar arasında rekabetin gelişimini, ürünlerinin piyasa-pazar ortamına aktarılması durumu açığa çıkmıştır. Bununla kapitalist uygarlık istediğine ulaşıyordu. Yararlı-yararsız, iyi-kötü, ucuz-pahalı gibi kavramların gelişimi rekabetin derinleşmesi demek olmuştur. Derinleşen rekabet ortamı, toplumsal ayrışmayı, sınıflaşmayı, tabakalaşmayı peşi sıra derinleştirmiştir.

Parçalılık ve yabancılaşma

Kapitalist sistemin bugün üzerinde en çok durma gereği duyduğu şey parçalılığın olabildiğine derinleştirilmesidir. Bir gerçeklik parçalanabildiği derece denetim altına alınabilir ve üzerinde istenilen düzeyde oyunlar oynanabilir. Parçalılık kendi hakikatine yabancılaşmayı da getirir. Erkek-kadın ayrışmasının yanı sıra yetişkin-ergen, genç-yaşlı-çocuk ayrışmasını da geliştirmektedir. Yani cinslere ek olarak cinsler yaşlarına göre de parçalanıyordu. Şu gerçeklik göz ardı edilemez: genç-yaşlı-çocuk ve yetişkin toplumu oluşturan bileşenlerdir. Ancak bizim vurgulamaya çalıştığımız şey bu bileşenlerinin derinleştirilen metalaşmayla bir parçalamayı yaşamalarıdır. Yani kapitalist sistem toplumu oluşturan bu bileşenleri yaşlarına ve cinslerine göre ayrıştırarak görev dağılımında bulunmuş ve emeklerine haksız değerler biçmiştir.
Doğal toplum dönemlerinin hiç birinde cins ve yaşa göre emek değer ölçümü gelişmemiştir. Toplumun her kesimi, hangi cinse, hangi yaş gurubuna mensup olursa olsun toplumsal ihtiyaçlar temelinde bir pratiğin içine girmesinden kaynaklı yararlı görülmekte ve öyle yaklaşılmaktaydı. Özellikle kadın daha çok klanın içerisinde bulunması, doğanın dilini yakalamış olması onu var olan toplumsal ihtiyaçları belirleme noktasında imtiyazlı hale getiriyordu. Doğurganlığıyla da toplumun diğer kesimlerinden saygınlık kazanıyor ve değer alıyordu. Diğer cins ve yaş gurupları da kendi kapasiteleri çerçevesinde toplumsal ihtiyaçlara cevap olup ve toplumu idame ediyorlardı. Yetişkin erkek daha çok dışarda avcılıkla uğraşıyorken, yaşlılar daha çok tecrübelerini gençlere aktarıyordu. Çocuklar da ananın yanında toplumsal yaşam üzerine eğitim almaktaydılar.
Toplumda yaşayan herkes, hangi yeteneğe, mesleğe, çalışmaya, etkinlik ve güce sahip olursa olsun toplumsal ihtiyaçları giderme temelinde, fedakarca, bir an olsun kaygı yaşamadan, yüreğine tereddütler yerleşmeden üzerine düşen görev ve sorumlulukların bilincinde kendisini yaşama katar. Burada da görüleceği üzere toplumdaki her cinsin, her yaş grubunun toplumsal ihtiyaçlar temelinde yaşama katıldığı görülecektir. Ve kimse kimseden ayrıca bir beklenti içerisinde değildir. Neden benden daha az çalışıyor, neden benim kadar üretmiyor ya da ben hamal mıyım? gibi bir yaklaşım yoktu, buna tenezzül bile edilmiyordu.

Sistemin pençesindeki insan

Ancak hiyerarşik-devletçi sistemle beraber bu ayrım gittikçe derinleşmektedir. Metanın gelişimiyle beraber kriz de kendisini gün yüzüne vurmaktadır. Kadının düşürülüşü ve etkin rolünün elinden alınması bunda en büyük etken olmaktadır. Dört duvar arasında sıkıştırılan kadın, çocuk doğurmak, büyütmek ve erkeğin ihtiyaç gidericisi olmaktan öteye gidememektedir. Yetişkin erkeğin dışında diğer tüm yaş grupları etkisiz hale getirilmiş oluyor. Ailenin hanenin, mekanın tek yetkin gücü erkek iken, yetişkin erkeğin olmadığı zamanlarda genç erkek yerini almaktadır. Buradan da görüleceği üzere; hiyerarşik-devletçi sistemle beraber cinse ve yaş guruplarına dayalı insanların aktifliği ve topluma katılımı bir sınırlamaya tabi tutulmuştur.
Bu durum kapitalist sistemle derinleşmekte ve yaygınlaşmaktadır. Kadın dört duvar arasından çıkarılıp herkesin metası haline getirilir. Pazarlara sunulup, tezgahlarda sergilenir. Bedeni pazarlık konusu, düşüncesi beş paralık olur. Yetişkin erkek tüm toplumsal gerçekliklerden kopar, karnını doyurmanın derdine düşer. Sistemin dışarıda ona uyguladıklarını gelir içerde kadına uygular. Yani erkek(!)liğini kadına gösterir. Gençler geçmişinden, gelenek ve kültürlerinden kopar, günü gününe yaşamaya başlar ve bir gelecek hayali yoktur. Olsa bile toplumsal temellerden uzak, kendini düşünen, kendisiyle sınırlı tamamıyla bireycidir. Yaşlılar geçmişin yenikliğini üzerlerinden atamayıp, geçmişin karanlık sokaklarında kalırlar. Kalan umutları da tükenmiş, kaderin kollarında sürüklenip giderler. Çocuklar ise; toplumun gelecek teminatı olmaktan çoktan çıkmışlardır. Sistemin pençesine düşmüş, umutsuz rüzgarlara kapılmışlardır.
Toplumsal ihtiyaçları gidermesi temelinde gelişen tüm meslek gurupları, yetenekler ‘benim’, ‘bana ait’ gibi kavramlarla mülkleştirilmiş ve toplumun olmaktan çıkarılmıştır. Benim karım, benim çocuğum, benim ailem, bana ait arazi, benim yaşamım gibi tekerlemelerle sistemin kendi tekeline almış olduğu yaşamsal gerçeklikler, toplumu oluşturan diğer kesimler tarafından da içselleştirilmiştir. Toplum olmaksızın gelişemeyecek olan bu gerçeklikler toplumdan saklanılır olmuş, sırf kendi yaşamını idame etmek için kullanılmıştır. Nasıl ki bugün kapitalist sistem bilimi kendi çıkarlarını sağlama almak için kullanıyorsa, insanlarda toplumsal bilincin kendilerine sağlamış olduğu yetenek ve mesleklerini kendilerine sermaye yapmaktadırlar.  

‘Benim’, ‘bana ait’ çıkmazı

Bu yaşananların hepsi sistemin toplum içerisinde yarattığı ayrışma ve parçalanmadan kaynağını almaktadır. Parçalanmanın temelinde de metalaşma vardır. Başta emeğe ve emekçiye, üretime ve üreticiye getirilen bu sakat yaklaşım, toplumsal sorunların da kendisini yaşamsal kılmasını ve derinlemesine genlere işlemesini getirmiştir. Sistemin kendisini her şeyin sahibi olarak görmesi ve amaçlarını dayatması evde-ailede de kendisini erkek şahsında dışa vurmuştur. Ne de olsa, emek veren, üreten, evi-aileyi çekip çeviren erkektir! Almış olduğu üç kuruşluk maaşla kendisi olmaksızın hiçbir şeyin yürüyemeyeceğine kendisini inandırmaktadır ya da inandırılmaktadır.
Gerçeklik bu değildir ve olamazda. Toplumdan, toplumsal ihtiyaçlardan koparılmış bir gerçekliğin ne derece sağlıklı bir şekilde kendisini sürdüreceği objektif anlamda, günümüzde yaşananlardan görmekteyiz ki imkansızdır. Hemen hemen her gün insanlar da gelişen cinnet olayları, iş alanlarının batması, intiharların yaşanması, aile içi şiddetin yoğunluk kazanması, toplumsal suç oranının artması vb. kaynağını bu gerçeklikten almaktadır. Ötekileşen toplum kendisiyle sınırsız sorunu da getirmiştir. Toplumsallık ortak yaşamdır, özgür ve eşit bir şekilde yaşamını idame etmedir. Toplumsallaşma anlamın özüne ulaşıp bu anlam temelinde hayata bakmaktır. Her türden sorunun panzehri doğru temellerde oluşturulmuş toplumsallıktır. Toplumun en direngen ayağı ise kollektifliktir. Her şeyin herkese ait olduğu anlayışıdır. Birinin bir diğerisiz yapamayacağı bilincinde olmaktır. Toplumsallık doğa ile beraber hareket etme, kendisini de bu gerçekliğin bir parçası olarak görmedir. İnsan olmak, kendisini diğer canlılardan ayrıştırmamaktır. Aynı zamanda farkındalığının bilincinde olarak, üzerine düşen evrensel görev ve sorumluluklarını yaşamsal kılmaktır.
Toplumsallığın en yıkıcı gücü metalaştırmadır. Toplumsallığın oluşturucu gücü ise kollektifliktir. Bu nedenle, kendimizden yola çıkarak bize de bir malmışız gözüyle bakıldığını var sayarak, bizim mal, meta olmadığımızı göstermemiz gerekir. Ne biz, ne kimse, ne de hiçbir gerçeklik mal değildir. Hepimiz, her şey bir amacın ortak araçlarıyız. Her birimizin doğa içerisinde edindiği yetenekler bu çerçevede bizlere bahşedilmiştir. Bunlara doğru cevap olmak toplumsallığı, toplumsallaşarak insan olmayı, insanlaşarak da evrensel olmayı bide dayatmaktadır. Ahlaki-politik değer yargılarının kapitalist sistemin pençelerinden sökülüp alınması bunu gerektirmektedir. İnsanlar toplumuyla, toplum da ahlakı ve politikasıyla vardır. Biz bu bilinçteyiz ve buna ulaşmak için mücadele içerisinde olmak vazgeçilmez koşuldur.


DİREN RONAHİ