Barışa yine darbe vurdular. Türkiye’de hiç bitmeyen ve görülen odur ki- hiç bitmeyecek olan derin güçler her zaman olduğu gibi yine görevlerini layıkıyla yerine getirdiler. Yine ölüm, yine yas, yine öfke ve isyan biriktirdiler yüreklerimizde.

10 Ekim günü Ankara’da o korkunç katliam yaşanmamış olsaydı bugün belki de o muhteşem mitingi ve mitinge yansıyan barış havasını konuşuyor, yazıyor olacaktık.

İzin vermediler… 

Her kesimden insanın halayları ile, zılgıtları ile, horonları ile, zeybekleri ile günler öncesinden tek yürek seslendirdikleri "barış" sesine bombalarla saldırdılar. 

Bu ülkede ne zaman ki "barış" güçlü bir şekilde dile geldiğinde her zaman benzer katliamlar yaşanıyor ve barış savunucuları bunu bile bile tabiri caizse "ölüm" diye diye barışa yürüyorlar. 

Elbet Ankara Katliamı bizi yakın zamanda yaşanmış olan diğer katliamlara da götürüyor. Örneğin Diyarbakır, örneğin Suruç… Dikkat edersek devletin tüm davranış bozukluklarını yaşanan tüm katliamlarda görüyoruz. Yani hiçbir katliamda güvenlik güçlerini görmüyoruz. Ya yoklar  ya da kitlenin olduğu alanın çok uzağındalar. Bu bir tesadüf olabilir mi? 

Bu tür etkinliklerde güvenlik güçlerinin önlem alması gerekirken, almadığı gibi katliam sonrası parçalanmış cesetlerin, yaralıların ve sağ kalabilenlerin üzerlerine gaz bombası sıkması yine katliam alanına ilk elden ambulansların, sağlık ekiplerinin değil de tomaların gitmesi planlı ve organizeli bir durum değil mi? Aynı durum Suruç’ta da yaşanmamış mıydı? 

Yine Ankara’daki barış mitingi öncesi PKK’nin yapmış olduğu çatışmasızlık kararı ve barış mitinginde istenilen barış talebi, doğal olarak toplumun önemli bir kesiminin yüzünü devlete döndürecek ve devlet tarafının da barış çağrısına kulak vermesi  istenecekti. Devlete de demokratik bir baskı uygulanacaktı. Katliamı değerlendirmeden önce bu saptamayı yapmak gerektiğini de düşünüyorum. 

Yine Ankara ve daha öncesi yaşanan katliamların ayrıntılarına baktığımızda, Türkiye’nin mevcut gidişatı ve bu gidişata dair tarafların almış olduğu pozisyonu ile de alakalı olduğunu görüyoruz. 

Hoş, Yalçın Akdoğan şahsında devletin çatışmasızlık ortamına nasıl cevap vereceği ve nasıl bir tutum alacağı çok önceden belliydi. Bu çatışmasızlık haline olumlu bir yanıt vermeme inadı devlet tarafından çok net bir şekilde açıklandı ve dillendirildi. Dolayısıyla ne Ankara Katliamı’nı, ne Suruç Katliamı’nı devletin şu anda durduğu pozisyondan bağımsız ele almak mümkün değil. 

Müezzinoğlu, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a katliam sonrası meydana gelen ölü sayısında yalan söylediğini söylüyor. "Ölü sayısı 128 değil, 95’tir" diyor. Velev ki 95 insan hayatını kaybetti, bir tek kişi bile hayatını kaybetmiş olsa devletin bunun hesabını vermesi gerekmiyor mu? 

Davutoğlu, "Suruç bombacısı yakalandı" diyor. Adı üstünde adam bombacı ve zaten eylem yaparken kendini parçaladı. Yine aynı Davutoğlu, "bombacıları tespit ettik ama eylem yapmadan yakalayamıyoruz" diyor. Velhasıl toplumun aklıyla alay ederken bir yandan da yüzlerce insanın ölmesinin bir önemi olmadığını da bu yaklaşımı ile dile getiriyor. 

Erdoğan, olur olmadık her şeye yorum yaparken, kendisini eleştiren insanlara küfre varan saldırılar gerçekleştirirken, canı sıkıldığında muhtarları dahi toplarken, Ankara Katliamına ilişkin hiçbir açıklama yapmaması da manidar değil mi?    

Aslında mevcut iktidar, bütün Türkiye halkının gözünün içine baka baka, "bizi tek başına iktidar yapmadığınız için burnunuzdan fitil fitil getireceğiz" diyor. Artık AKP ile mücadele salt Kürtlerin değil Türkiye’de yaşayan tüm halkların ortak sorunu haline gelmiştir… O yüzden ne AKP’nin, ne onun Cumhurbaşkanının, ne başbakanının, ne bakanlarının, ne milletvekillerinin hiçbir meşruiyeti halk nazarında kalmamıştır.