Dünya devrimler ve başkaldırı tarihlerine bir bakalım: her başkaldırının, her direnişin, her kalkışmanın, her devrimin miladıdır meydanlar. Meydanları unutmamak lazım; halkların barış ve özgürlük yürüyüşlerinde zalimlere ve faşistlere karşı salvoları olmuştur bu meydanlar. Moskova’daki Krasnaya Ploshchad (Kızıl Meydan), 15. yüzyılda Kremlin'in duvarları tamamlandıktan sonra yapılan ve yapıldığı tarihten bu yana idamlara, gösterilere, mitinglere sahne olan bir meydan. Yine, 25 Ekim 1917’de Ekim Devrimi – Bolşevik Devrimi ve 22 Şubat 1905’de Kanlı Pazar’a sahne olan Saray Meydanı da, Saint Petersburg’da ve oldukça tarihi bir meydan. Fazla sert ve baskıcı yönetimiyle halkın üzerinde terör estiren Charles de Gaulle iktidarına karşı üniversiteli gençlerin 6 Mayıs 1968’de gerçekleştirdiği "Kanlı Pazartesi” olarak anılan gösteri ve grevler, Sorbonne Üniversitesi'nde başlamış ve Paris’deki Aziz Michel Meydanı’na kadar sürmüştü.

Adını 1810 yılında gerçekleşen Mayıs Devrimi sonrasında alan Arjantin’deki, Plaza de Mayo, 1976’da askeri cuntanın yok ettiği 30.000 insanı arayan anneleri her perşembe ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Tıpkı her Cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde eylem yapan Cumartesi anneleriyle Kürdistan illerinde Yaşam Hakkı anıtları önünde eylem yapan anneler gibi. İstanbul’daki Beyazıt Meydanı’nda Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok gösteri ve protesto düzenlenip; en önemlilerinden biri de 16 Şubat 1969’da Deniz Gezmiş ve arkadaşları öncülüğünde gerçekleşen ABD'nin İstanbul Boğazı'na demir atan 6. filoyu protesto mitingi oldu.
1 Mayıs 1977’de onlarca insanın katledildiği Taksim Meydanında, o günden sonra iktidara gelen tüm hükümetlerin 1 Mayısı yasaklaması da zaten "meydan hafızalarının" silinmesine yönelik bir girişim. Bu satırları yazdığım esnada 1 Mayıs vesilesiyle Taksim’de bulunan kitleye ciddi saldırılar oldu, yüzlerce insan da yaralandı. Türkiye Başbakanlarından Demirel’in "meydanlar yürümekle aşınmaz” söylemi, aslında devletçi iktidarların halk iktidarı ihtimalinden ne kadar korktuklarının göstergesidir. Dün meydanların aşınmayacağını söyleyenler, bugün de aynı şekilde halkın her türlü direnişinden, eyleminden korkuyorlar.
Taksim’den Gezi’ye, her türlü demokratik eylemliğe karşı verilen yanıt, hep "bildik” devlet refleksi oldu. Öyle ya, 15 yaşındaki çocukların kafasına kurşun yağdıran bir devlet, hem vahşette hem aymazlıkta sınır tanımıyordur. Öyle tanımıyordur ki, utanmadan bir seçim mitinginde evladını kaybeden anneyi yuhatalacak kadar akıl tutulması içindedir. Erdoğan’ın hiç bitmeyen mağduriyet durumu, Berkin’in ölmesiyle hız kazanmış olup (!), Berkin öldü diye Erdoğan daha da mağdur olmuştur!!! Ama unutulmasın ki, Gezi’den Roboski’ye, Nusaybin’den Amed’e, Fatsa’dan Hakkari’ye, bu coğrafyanın her bir karesi direniş ve onuruna sahip çıkma öyküsüyle bezeli, meydanlar tarihidir. Bu halk dağları bırakmadığı kadar meydanlarını da bırakmaz; çünkü bizi biz eden geleceğimiz, meydanların ve dağların yol gösterdiği hafızalardan geçer. Biji Yek Gulan! Yaşasın 1 Mayıs!
Katletmekse Erkeklik, Erkekliğiniz Batsın! Ben arabanın direksiyonundayken 5.5 yaşındaki kızım Ranya, arka koltuktan yekten şöyle seslendi bana: "Anne, bu erkekler ne kadar acaip! Hem kadınları sevdiklerini söylüyorlar ve hem de onları öldürüyorlar!” Magazinleştirilerek verilen şiddet ve kadın cinayeti haberlerini çocuklardan ne kadar saklasak da, kapitalist modernitenin TV kanallarının çocukların ruh dünyası üzerinde yarattığı tahribatlar gün gibi açık! Çocuk bile, "hem severim hem öldürürüm” yaklaşımını sorguluyor. Ama bu ülkenin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, (kabinenin tek kadın bakanı aynı zamanda) kalkıp da, çocuk istismarları ve cinayetlerini önlemek için bulduğu müthiş buluşunu açıklıyor:
"Çocuklarınıza çığlık atmayı öğretin!”. Bu bir şaka mı? Savunmasız minicik bir bedenin, istismarı ve cinayeti bu şekilde önleyebilmesi nasıl mümkün olacak? Son günlerde tavan yapan kadın cinayetleriyle çocuk cinayetlerindeki katillerin kurguları da ne kadar benzer: Evdeki kadınlardan birinden intikam almak için kurban seçilebiliyor çocuklar! Yani mesele dön dolaş aynı: yine erkek egemen iktidarcı karakterin, kadın üzerindeki hegemonyasının sarsılmasından dolayı çocuğun da kurban edilmesi. Hani önleyici tedbirler? Açılan boşanma davaları, daha bitmeden ya da bittikten sonra dahi kadının öldürülmesiyle son buluyor. Alınan koruma kararları da kadını yaşatmaya yetmiyor, verilen şikayet dilekçeleri de. Peki daha kaç kurban vereceğiz? Kaç kadını daha gömeceğiz?
Bu ülkede, eşini öldürmekten yargılanan adamın davasında eğer ki bir yargıç, "kadının yaşadığı mahalledeki karakola müzekkere yazılarak, kadının iffetli bir yaşam sürüp sürmediğinin komşularına sorulmasına…” diyebiliyorsa, işte orada yargı da bitmiştir, insanlık da. …O nedenle önümüzdeki süreçte kadınların kendi öz örgütlülüğünü ve birlikteliğini yaratarak, kurumlaşmasını artırarak bu cinayetleri önlemekten başka bir yolu yok gibi görünüyor.