MERAL ÇİÇEK

Dünün dünyasına dair bildiğimiz pek çok şeyin kaynağı, mezarlardır. Eski çağlarda ölülerin yakılması yaygın bir gelenekti. Bu gelenek, günümüzde bazı doğal toplumlar tarafından hala sürdürülüyor. Ancak bir zaman sonra, binlerce yıl önce, ölüleri gömme gelenekleri ortaya çıkmıştır. Ve bununla birlikte mezarlar ve onları işaretleyen mezar taşları.

Şükrü Erbaş bir şiirinde der ki, “Mezar taşlarının dili yok, unutma”; oysa onların dili var, çok şey anlatırlar taşın sesine kulak verene. Ki sessizlikle suskunluk aynı şey değil. Ve mezar taşları sadece tarihin sessiz şahitleri değil, anlatıcılarıdır da. Her biri tarihin bir kitap sayfası. Her birinde bir tarih gizli. Her birinin bir hikayesi var.

Anlatırlar. Hatırlatırlar. Uyarırlar.

Belleğin ulakları gibi, hafızanın sürekliliğini sağlarlar. Hafızaysa bilinçtir, bugünde yarını yaratmanın yolunu gösterir daima. Köktür, gelinen yolu gösteren, kuşaklar boyu. Aidiyettir. Varlıktır. O yüzden yok oluşun simgesi değildir mezar taşları; aksine ebedi varlık, yani var oluştur – yaşayanda, yaşayacak olanda. “Mezar taşı gerçek bilge taşıdır” demeleri bundandır. Bilgeliği çağrıştırır. Kendinden sonrakilere bilinç bahşeder. Yani kimlik.

Ki kimlik dediğimiz, resmi makamlarca sicile geçirilen bilgiler değildir; ad, soy ad, doğum tarihi, doğum yeri. Belki ayrıca ana ve baba adı. Kimlik, yaşanmışlıktır. Bir kısmı doğrudan, bir kısmı dolaylı, hafıza üzerinden, kolektif bellekte. Dolayısıyla her insan kendi kimliğini yarı yarıya kendi yaratır; eylemleriyle, yaşamıyla, yaşanmışlıklarıyla (da) kim olduğuna karar verir. Kendi hikayesini anlatır. Ve sonradan, yaşamdan sonra, mezar taşına işlenecek olan bu hikayedir. Geriye bir bellek bırakır, toprağa uzandığı an gelecek kuşaklara aktarılmak üzere. Bir hafıza eklenir başının ucundaki taşa. Az kelimeli uzun bir hikaye yazılır.

Bir ad. Resmi sicilde olmayan. Bir simge. Renkli. Sarı-yeşil-kırmızı. Bazen bir söz. “Halkına borçlu” gibi. Ne çok şey anlatır ama. Durmadan konuşur bizimle. Durmadan. Ebediyen anlatmaya, konuşmaya devam edecek kahramanlıktan, fedakarlıktan, devrimcilikten, kararlılıktan, inançtan, sevgiden, yoldaşlıktan, özgürlükten ve mücadeleden. Ebediyen çünkü taştandır ya da mermerden. Yok olmaz. Tıpkı insan kemikleri gibi.

Bazen de omuz olur mezar taşı, evladının kokusuna hasret bir annenin başını yasladığı, gözleri kapalı. Evlat diye toprağın kokusunu içine çeken babaların kıblesi olur. Kardeşin, her bayramda okşayıp öptüğü bir yemin olur, büyüyünce yerine getirilecek olan. Yoldaşın ağzı kapalı konuştuğu, iç çekerek vedalaştığı yürek, yani devrimci hücre olur.

Yani mücadele. Direniş. Yani yaşam.

Şimdi ölü mü diyelim onlara? Hayır, asla! Şehit, ölü değil. Yaşayandır. Yaşatılandır. Yaşatandır.

O yüzden mezar taşlarımızı kırıyorlar. O yüzden mezarlıklarımızı yıkıyorlar. O yüzden cenazelerimizi kaçırıyorlar.

Mezarsız ölüleri topraklarımıza gömmek, topraklarımızı kimliksiz ölülerle bir mezarlığa dönüştürmek istiyorlar.

Bilmiyorlar silinse de yazıları mezar taşlarının, özgürlük, ülke ve başkaldırıdan anlatmaya devam edeceklerini; teslimiyet ve ihaneti lanetleyerek, Mem û Zîn gibi…