Her sabaha ölüm haberleri ile uyanıyoruz. Umudu taşımanın her gün ağırlaştığı, yarınlar duygusunun içimizde zedelendiği, kıyımların, katliamların, operasyonların geleceğimizin üstüne çöreklendiği günlerden geçiyoruz. 

Evet, zorlanıyoruz. Bedenlerimizden, duygularımızdan ve çoğaltmaya çalıştığımız insanlığımızdan her gün ve her gün büyük parçalar kopararak, direncimize, umutlarımıza ve bir arada yaşama inancımıza abanıyorlar. Alçaklığı mayalayıp, onursuzluğu ve kişiliksizliği baş üstüne taşıyarak, yaratılan tüm değerlerin, mücadelelerin içini boşaltıp, anlamsızlaştırmaya çalışıyorlar. Muhalif karşı koyuşları hiçleştirerek, her şeyin boş ve boşuna olduğunu boca ediyorlar tüm toplumun üstüne. 

Kendimizi anlatmakta, doğruları dillendirmekte, gerçeği ifade etmekte eğilip, büküldükçe kaybedeceğiz. Öyle mi anlaşılır, böyle mi anlaşılır diyerek, kendi içimizde tutsak ettiğimiz cümlelerimizin, kelimelerimizin hemen hepsi, güce ve iktidar sahiplerine hizmet edecek mutlaka. Kendi içimizde, gerçekleri, hakikati ne kadar çok eğip, bükersek, zorbalıktan yana o kadar kullanışlı oluruz. (Konumuz değil ama bugünlerde "kandırıldık, kullanıldık" diyenlerin geldikleri yer biraz da bununla ilgilidir.)

Bu kadar çok acıyı, bu kadar çok katliamı, soykırımları, işkenceleri, zulmü yaşamış, görmüş bir toplum, nasıl olur da sağcı kalır, sağcılaşır ve devletin, iktidarların politikalarının onaylayıcısı haline gelir? Sorusunun cevabıdır da bu aynı zamanda. 

Pespayeleşmiş, her dönemin adamı, adamları olmuşların sürekli kendilerine alan açmalarının, açabilmelerinin en büyük nedeni, ilkelerin ve değerlerin iğdiş edilmesi, üzerinde oynanması ve pragmatizmdir. Pragmatizm politikaya ve tüm alanlara sirayet etmeye başladığında, kocaman bir delik açar ve o delikten kendisine güç devşirenler, bir süre sonra her şeyi "olabilirlik" içerisine sokup "ama, fakat" diyerek, yaşananlara onay vermeye başlarlar. İktidarın ve gücü gönüllü kullanımına kendisini teslim etmişlerin sürekli görünür hale getirilmesi, değerli kılınması, gerçeğin değerini ve ona olan inancı zedeliyor. Doğruları ve yanlışları iç içe geçirip, araya serpiştirilmiş "muhalif" cümleleri adam sanmak halinden bizler de çıkmalıyız. Hak ve özgürlük mücadelesinin en değerli yanı, ilkelerin ve onu savunanların politik duruşlarının ama-sız, fakat-sız oluşudur. 

İktidarın ve onun etrafına dizilmiş devlet savunucularının ağız ve dil birliği ile "önce terörü lanetle, PKK terör örgütüdür de" diyerek, öldürdükleri çocuklarımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı, sevdiklerimizi linç ettirmeye çalışmalarına, güçlü bir politik karşı koyuşu örgütleyebilmenin tek yolu, meşruluğu ve onun direnen cümlelerini, hayatın her alanında savunabilmekten geçiyor. 

HDP, bu yanıyla önemli bir misyona sahip. Hepimizin ortak değerlerini bir araya getirerek, on yıllardır sürdürülen tüm hak ve özgürlükler mücadelesini, elle tutulur, gözle görülür bir çerçeveye oturtması ile ortaklaşabileceğimiz bir güç. 

Bu gücün varlığını ve hayat bulduğu alanları korudukça, onu var eden değerleri ve ilkeleri sahiplendikçe, daha fazla söz sahibi olacağız. Sesimiz ve düşüncelerimiz, geniş kesimlerce daha anlaşılır bir hale gelecek. "Burjuva demokrasisi, sandık saflığı" gibi eleştirileri arka arkaya dizmekten bir toplumsal dönüşüm çıkmayacak. Kaldı ki, HDP kendi kendine doğmuş bir parti değil. Tüm demokrasi güçlerinin yıllardır sürdürdükleri bir mücadelenin de sonucu. Mayasında, tüm demokrasi güçlerinin ödediği bedelleri görmemek mümkün mü?

Devletin ve iktidarın, HDP’ye, demokrasi güçlerine ve mezarlara dönük saldırılarının altında moral değerleri imha etme politikası var. Bu sadece bir nefret değil. Moral değerlere saldırarak kırmaya çalıştıkları şey, hak ve özgürlük mücadelesinin dünü, bugünü ve yarınıdır. Bugünü yaratan değerlere yönelen şiddet politikası elbette ki bir acizliği tarif ediyor lakin tek başına acizlik olarak yorumlamak eksik olur. Bu saldırılar, değerlerimizi hayatın her alanında imha etmeye dönük hamlelerin bir parçasıdır ve Ankara Katliamı, iktidarın hepimize bakışının tam ifadesidir.