Kürt sorununda yaşanan tıkanmalar, daha doğrusu AKP Hükümeti'nin saplandığı çıkmazlar, karşısına daha büyük sorunlar çıkarınca yeniden çözüme sarılmayı getirdi. Yeniden çözüm sürecine döndüklerini açıklıyorlar ama beraberinde de hastalıklı zihniyet ve devletçi yaklaşımlarını dizboyu sergiliyorlar. Bu egemenlikçi ve üstenci yaklaşım, yeterince zedelenen güven krizini daha da derinleştiriyor.
Bilindiği gibi Kürt tarafı 2013'ten beri belirlenen yol haritasında ısrarlı oldu. Bir buçuk yılı aşan sürede hükümet tarafı ipe un sermenin ötesine gidemedi. Bu, onların bilinçli tercihiydi. Türkiye'de çözümün önünde görünen bir engel yoktu. Akil İnsanlar Heyeti, basının tavrı, halkın geniş kesimlerinin barış tercihi, Kürtlerin kararlılığı vb. herşey çözüm için çağrı yapıyordu. Ama AKP Hükümeti artık iplerin kopma noktasına geldiği anda ancak bir yasa çıkardı. O yasada da tüm yetkileri hükümete verdi ve kendilerini yasal güvence altına aldılar. Yasadan aylar sonra ancak heyetlerin oluşacağına dair bir kararname çıkardılar.
Önder Apo'nun tüm ısrarlarına rağmen bir gözlemci heyeti, yanında yardımcı olacak bir grup insan verilmesini bir türlü pratikleştirmediler. Şimdi diyorlar ki, yardımcı olması için birkaç tutuklu yanına verilecek. Böyle bir düzenleme yapmak için aylarca yıllarca beklenecek ne vardı ki. Hapishanelerden normal bir aktarım bile büyük krizleri gerektiriyormuş!
Kobanê'ye yaklaşımları sonrası halk ayağa kalkınca yine Önder Apo'nun mahkum olduğu akıllarına geldi! Adaya gidiş, gelişleri hemen yasakladılar. Neresinden bakılırsa bakılsın, ne güvene ne de görüşme sürecinin ruhuna uygun bir durum değildi. Kürt halkının iradesine karşı açık bir saldırı ve saygısızlık gözler önündeydi. Kürt tarafını tek taraflı sorumlu tutma ve suçlama, özellikle basın üzerinden ağır psikolojik harekatla gündeme getirildi.
Bu saldırılar ve suçlamalar açık ki, durumu kurtarmaya yetmiyordu. Ortadoğu kaynıyordu. Kürt sorunu daha çok bölgesel ve uluslararası bir sorun olarak gündeme oturmuştu. Erdoğan adeta yırtınıyordu. ABD ve dış dünyayı suçluyordu. ''Niye bu kadar Kobanê diyorsunuz'' diye, Kürtlerin yine eski terk edilmiş hallerine bırakılmalarını ve ezilmelerini savunuyordu. Ama nafile, Kürtlerin direnişi onları daha çok bölgesel bir aktör haline getiriyordu.
Çözüm ve barış isteyen bazı çevreler iki taraf arasında hakemlik yapacak, gözlemci olacak bir güç olmasını tekrar gündeme getirince, Türk devlet yetkililerinin tüm hastalıklı zihin halleri orta yere saçıldı. Hükümet yetkilileri hemen ''Dış bir gözlemci heyeti olmaz'' dediler. Neden olmazmış? ''İşte Oslo süreci ortada, yürümedi'' deyip hemen geçiştirmeye çalıştılar. Kılıçdaroğlu ise ''Sorun uluslararası boyuta taşınırsa kontrolden çıkar'' dedi.
Sahi Oslo'da ne olmuştu? Arabulucu olan veya ev sahipliği yapanlar nasıl bir sorun ve engel çıkarmışlardı? Bilen var mı, kamuoyuna yansıyan bir olumsuzluğu gören duyan oldu mu? Yok. Hükümet yetkililerinin söylediği her şey yalan ve sorumluluktan kaçma, işin doğrusu çamura yatma girişimleridir. O zaman da çok söyledik; ''Sızdıranlar içeridedir, bunları açığa çıkarın'' dedik. Bir sürü komplo söylemleri dışında üzerine yattılar. Daha sonra MİT müsteşarının tutuklanma girişimiyle işin ciddiyetini anladılar ve koruma yasası çıkardılar.
İçişleri Bakanı, ''Oslo görüşmelerini sızdıranları araştırıyoruz'' diye daha yeni açıklama yaptı. Günaydın! Şimdiye kadar kimleri ve neyi beklediniz? Sızmanın içeriden yapıldığı besbelliydi. Durum bu kadar açıkken şimdi de halka yalan söyleyip, Kürt sorununu yine kendi tasarruflarına almanın aracı haline getirmeye kimi inandıracaklar? Neymiş, Oslo'da denenmiş ve sonuç iyi olmamış! Yok öyle bir şey. Oslo'dan ve gözlemcilerden kaynaklı hiç bir olumsuzluk ortaya çıkmamıştır. Ev sahipleri gayet saygılı ve iyi niyetli biçimde bu işi sürdürmüşler ve kolaylaştırıcı rol oynamışlardır. Bu konuda farklı söylenen her şey yalandır, bilinçli saptırmalardır.
Kaldı ki, PKK yetkilileri ve Önder Apo başından beri yabancı gözlemci heyetler olsun diye dayatmalarda bulunmadılar. ''Bu, Türkiye'nin içinden de olabilir'' dediler. ''Ama bu kadar çatışmalı ve halen bağrında çatışma riski taşıyan tarihsel bir sorunda bu tür mekanizmalara ihtiyaç var'' denildi. Bunları ciddiye almayan ve sürekli erteleyen, geçiştiren hükümetin kendisi oldu.
Hükümet ciddi bir çözüm projesiyle masaya oturmadı. Kürtleri bir halk ve taraf olarak kabullenemedi. Zihinsel bir dönüşüm yaşamadı. Asıl sorunlar buradan kaynaklanıyor. Bu açıdan gözlemci heyeti istemiyorlardı. İstedikleri gibi davranmayı, yeri geldiğinde yalan ve psikolojik saldırılarla sorunu yine terörize etmeyi hedefliyorlardı.
"Dış güçleri, gözlemcileri karıştırmayalım, sorun uluslararası hale gelir, kontrolden çıkar. Milli çözümümüzde ısrarlı olalım'' sözleri ne anlama geliyor? Demokrasi ve barış güçlerinin bu konuda kafalarının açık olması gerekir. Bu psikolojik saldırılardan ne yazık etkilenenler de çıkıyor. ''Milli çözüm'' dedikleri klasik Kürt inkarıdır. İstersek öldürürüz, süreriz, asimile ederiz anlayışıdır. Kürt sorunu zaten bölgesel ve uluslararası bir sorundur. Her zamankinden daha fazla bu niteliklere de kavuştu. Hala dünyadan koparmanın ve ''içeride istediğimi yaparım'' tutumuna soyunmanın neyi hayra yorumlanacak? Bu ırkçı ve faşizan söylemlere artık prim verilemez.