
Milli Kimliğin Kurucu İmgeleri 1.BÖLÜM
Abdurrahman AYDIN
Kürdistan’dan kimi görüntüler, kimi fotoğraflar… Hepsi de akıl almaz bir yıkımla dolu. Fakat bu yıkımın içinde muzaffer bir edayla fingirdeyen silahlı güçler, yıkımın anlamını bir tür ‘zafer’ ve ‘askeri ihtişam’ olarak kurma arzusuyla dolu. Bu arzu, bulaşıcı bir imgesel özdeşleşme ile çocuksu bir narsisizmi görünür kılıyor. Bu çocuksu narsisizm ‘milli’ Türk kimliğinin kurucu öğesi olarak beliriyor. Yıkımın içinde muzaffer Türk’ü inşa eden semboller… Yalnızca edim değil söz konusu olan. Edimin belgelenmesi, kayıt altına alınması ve bu kayıtların dolaşıma sokulması… Hepsi birden aynı şeye işaret ediyor: ‘Zafer’ uğrağının belgelenmesi arzusu ve ‘şan’ iddiası.
Fakat bunun bu kadar güçlü bir dürtüyle birtakım kayıtlar –fotoğraflar, videolar vs.– aracılığıyla dolaşıma sokulması, aynı zamanda ‘muzaffer ve şanlı’ olmak konusunda bir türlü kendinden gerçek anlamda emin olamama durumuna işaret ediyor. Elbette anksiyetik bir konum bu. Böylelikle bu türlü kayıtların alınması ve dolaşıma sokulması, gerçeklik üzerindeki bir iddia ve bir talep ile gerçekliğin kendisi arasında beliren mesafeyi, boşluğu kapatma çabası olarak beliriyor. Elbette bu türlü bir boşluk ancak kolektif bir fanteziyle kapatılabilir ve ‘milli’ Türk kimliği de bu kolektif fantezi aracılığıyla inşa ediliyor ve yeniden inşa ediliyor.
Fantezinin karanlık yanı
Fantezinin, birtakım arzuların tatmin edildiği muhayyel bir senaryo olmadığını belirtmeliyim. Fantezi daha ziyade Ötekinin arzusunun ne olduğu sorusunun doğurduğu boşluğun üzerini örtmek için geliştirilen ve daima öteki hakkında olan bir şeydir ve ikili bir yapı arz eder. Bu ikilinin bir yanını bir vakitler kendiyle özdeş, son derece sağlam bir iç tutarlılığa sahip, bölünmemiş bir toplum olunduğu biçiminde bir öğe oluşturur, böyle bir şey imkân dâhilindeymişçesine. Türk İslamcıları göz önüne alındığında bu öğenin bir yanını bir Osmanlı rüyasının, diğer yanını da takıntılı bir köken arzusuyla Asr-ı Saadet kurgusunun oluşturduğu malum. Fakat fantezinin ikili yapısının çalışabilmesi için, bu kurgunun bir yandan da onu sürekli tehdit eden bir başka öğeye ihtiyacı vardır ki bu da fantezinin karanlık yanını oluşturan öğedir. Fantezinin karanlık yanı, Ötekinin arzusunun ne olduğu sorusuna geliştirilmiş bir senaryodur ve bu senaryo kendi simgesel tutarsızlığının üzerini örten bir maske olarak çalışır: Kendi kendisiyle özdeş, hiçbir bölünme içermeyen bir toplumun mümkün olmamasına karşın böyle bir şey mümkünmüş gibi bir konum alıp, sonra da mevcut çelişki ve bölünmelerin suçunu bir başkasının üzerine atmak. Onlar olmasa her şey ne güzel güllük gülistanlık olacaktır!
Böylelikle ‘onların’, ötekilerin edimleri, bir gizli gündeme bağlanarak açıklanır, örneğin Êzîdîlerin Şeytan’a taptıkları biçimindeki yargı. Ya birtakım yasaklanmış zevklere erişim halindeki bedenlerin sahibidir bu ötekiler (örneğin Alevilere yönelik geliştirilen ‘mum söndü’ iftiraları) ya da kendi iç tutarsızlığıyla yüzleşmek yerine bunu maskelemek isteyen bir kimliğin arzularının önündeki engel durumundadırlar (örneğin Türkiye’deki bütün azınlıklar). Bu da ötekinin kanını şu ya da bu düzeyde ‘helâl’ kılmaktadır. Çünkü öteki hakkında üretilen fantezi, sosyo-sembolik düzeyde, bu ötekini hem yaşamın ve bunun bir sonucu olarak hem de ölümün kayıt envanterinin dışına atmaktadır.
Enfal Suresi’nin 17. Ayeti
Böylelikle fantezinin –Žižek’in ifadeleriyle mevcut bir simgesel sistemle bütünleştirilmesi mümkün olmayan, fakat o simgesel sistemin tam da kimliğini kuran bir öğe olarak fantezinin– ikili bir istisna durumunu mümkün kılacak şekilde, siyasal-teolojik bir işleyişinin bulunduğunu ileri sürmek mümkün olmaktadır. Agamben’in ifadeleriyle bu ikili istisna durumu, “hem ius humanum’dan hem de ius divinum’dan, yani hem dünyevi alandan hem de dinsel alandan” dışlanma biçiminde çalışmaktadır. Enfal Suresinin 17. Ayetinin Kürdistan’daki kullanım biçimleri de bu saptamayı doğrulamaktadır: “Sonra onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işiten-bilendir” (Niyazi Kahveci çevirisi).
Enfal Suresi Bedr Savaşını konu alır. Hiç kuşku yok ki bu sureye başvuran Türk güvenlik mensupları, kendilerini Bedr savaşçılarıyla özdeşleştirmektedirler. Fakat bu aynı zamanda ‘düşmanlarını’ da Bedr’in müşrikleriyle özdeşleştirdikleri anlamına geliyor. Yine bu başvuru, alçakça bir hafıza-psikoloji savaşını da içeriyor, çünkü ‘Enfal’ sözcüğünün Kürdistan’ın hafızasından çağıracağı ilk şey, ne yazık ki Bedr değil, Baasçı Irak yönetiminin Halepçe katliamını da içeren Enfal Operasyonu olacaktır. Devlet şiddeti ile araçsallaştırılmış bir dinin kanlı bir gösteri içinde eriyerek birbiriyle kaynaşmasına işaret ediyor bu. Bu da modern bir pogrom ve kıyımın göstergesi haline getirilen bir Kur’an ayetinin kendi kendini ortaya koyma ve kendi kendini temsil etme becerisinin iptali anlamına gelir ki bilen bilir ya bilmeyene de ben söyleyeyim, bunun anlamı ‘şirktir’. Bir şiddet biçimini meşrulaştırmak üzere yapılan teolojik gönderimler teolojik bir felaketle sonuçlanmaktadır.
Zafer ve şan dünyası
Fransız teolog Jacques Ellul, gösteri toplumuna eklemlenen Hıristiyanlık biçiminin eleştirisini yaparken şunları söylüyordu: “Kendisini imgelerle birleştiren Hıristiyanlık belki tesir gücünü arttırır, fakat kendisine, kendi temeline ve kendi içeriğine zarar verir; çünkü bu durum söyleyecek bir şey bırakmaz – söz yanlış olduğu için değil, imgeler bu sözün anlamını boşalttığı için.” İslam’ın bundan bağışık olduğunu kim ileri sürebilir? “Artık araziler, ormanlar ve ırmaklar çevrelemiyor bizi; bunların yerini işaret levhaları, tabelalar, reklam panoları, ekranlar, etiketler ve markalar aldı: Bizim evrenimiz bu. Ve ekran ne zaman bize yaşayan bir gerçekliği –insanların yüzü ya da başka ülkeler– gösterse, gösterdiği şey yine de hâlâ bir kurgudur: Bu, inşa edilmiş ve yeniden birleştirilmiş bir gerçekliktir” diye devam ediyor Ellul. Bu da mevcut dönemde insanlığın bütün tinselliğinin görselliğin alanında, imgelerin dünyasında üretildiğine işaret ediyor. Hiç kuşku yok ki Kürdistan’dan gelen ‘muzaffer ve şanlı’ fotoğraflar da tam olarak sanal bir ‘zafer ve şan’ dünyasının bir sanal gerçeklik olarak inşa edilmesi amacını güdüyor.
Şiddet ve deri
Buradan hareketle şunu ileri sürmek mümkün hale gelmektedir: Milli Türk kimliğinin, bu sanal gerçekliğin inşaat alanı, bir istisna bölgesi olarak Kuzey Kürdistan’dır. İstisna bölgesindeki çatışma hiçbir ahlaki norm tarafından dolayımlanamaz. İstisna bütün ahlaki ayrımların çöktüğü bir uzam anlamına gelir aynı zamanda. Bana kalırsa bunun en berrak metaforu Robert Musil’in Genç Törless’idir.
Bu küçük kitabın ‘hikâyesi’ son derece nitelikli bir burjuva yatılı okulunda geçer. Bu okulda, bir sonraki dönemin diktatör kişiliklerinin nüveleri olarak da değerlendirilmiş olan iki öğrenci, Reiting ile Beineberg ‘kız gibi güzel bir çocuk’ olan Basini’yi hırsızlık yaparken yakalarlar. Yine bu okulda, yerinin Reiting ile Beineberg dışında kimsenin bilmediği gizli bir küçük oda vardır. Bu odada Basini’ye akıl almaz işkenceler yaparlar. Onu köleleştirir, istedikleri gibi yönetebilecekleri birine dönüştürürler. Bütün bu işler arasında ikili arasında bir yandan da kötücül bir rekabet vardır. Bu olayların içerisine sürüklenen Törless ise Ernst Fischer’ın sözleriyle, bir dünyanın gözlerinin önünde çöküp gitmesine tanıklık etmektedir. Çünkü bu oda ‘yasa’nın dışındadır ve Törless şunu düşünmekten alıkoyamaz kendisini: Eğer bu odada her şey mümkünse, her yerde her şey mümkün demektir. Eğer her yerde her şey mümkünse, o dünya zaten kendi içkin çöküşünü ve çürümesini de bağrında taşıyor demektir. Kitabın bir yerinde Reiting, Basini’yle ilgili olarak şunu söyler: “İstediğim şey gerçekten derisinin altına nüfuz edecek bir şeydi.” Yeryüzünün Lanetlileri’nde Sömürgedeki aynı yasasız şiddeti anlatırken Frantz Fanon’un başvurduğu metafor da ‘deri’ metaforudur: Kapitalist dünya sisteminin üzerinde yükseldiği şiddet derinin altına nüfuz eder.
“Size Türk’ün gücünü göstereceğiz” videosu
Hania Nashef’in “Arzu Makinesinin Bir Genişlemesi Olarak İşkence” başlıklı yazısında sorduğu son derece güçlü bir soru vardı: “İşkence, bastırılmış arzunun yürürlüğe girmesine mi olanak tanır, yoksa başka türlü yüzeye çıkmasına izin verilmeyen sapıklığın belirli bir dünyada kabul edilebilir hale geldiği bir mekân sağlayarak yüzeye çıkmasına olanak tanımak suretiyle bizzat sapıklığa onay mı vermektedir?” Ben bu soruyu yukarıdaki ‘oda’ metaforuyla birleştirerek ‘işkence’ sözcüğünün yerine ‘istisna uzamı’ teriminin geçirilmesini öneriyorum. Çünkü bütün ahlaki ayrımların çöktüğü yer eylemin kendisinde değil, bir ayrımsızlık bölgesi olarak istisna uzamındadır. İstisna, normal durumda sapkın kabul edilen davranış ve eylemlerin makul ve makbul olduğu bir uzam yaratır; fakat orada her şey mümkünse her yerde her şey mümkündür. Bir kadının cansız bedeninin çırılçıplak teşhir edilmesi, bir ‘erkeklik’ biçiminin inşasında köklenmektedir ve Varto’da bunun mümkün olması Bağdat Caddesindeki tecavüzü de mümkün kılar.
Hania Nashef, kötü şöhretlerini Ebu Gureyb Hapishanesindeki mahkumlara işkence eder ve onları çeşitli biçimlerde aşağılarken çekilmiş fotoğraflarına borçlu olan Sabrina Harmann ve Lynndie England’la ilgili olarak şunu söylüyordu: “[Bu fotoğraflar aracılığıyla] yabancılar olarak, istemeyerek England ile Harman’ın yarattığı dünyaya davet ediliyoruz.” Benzer bir şekilde, bizler de silahlı Türk güçlerinin yarattığı dünyaya çağrılıyoruz. İstisna bölgesinde işleyen akıl almaz şiddet ve vahşet suç ortaklarını bu görüntüler aracılığıyla arıyor ve buluyor. Beyaz-Türk bedenin madun-Kürt beden üzerindeki zaferini belgeleme arzusuyla yoğurulduğuna kuşku olmayan bu fotoğraflar ve videolar, yine bir anksiyeteye bir yanıt geliştirircesine, o anları mutlaklaştırma ve sonsuza kadar geçerli kılma arzusunu da açığa vuruyor.
Bu yeniden-yaratılmış dünyada, ‘bastırılmış olanın dönüşüne’ tanıklık ediyor değiliz. Çünkü bastırma anksiyetenin sebebi değildir, aksine anksiyetenin harekete geçirdiği bir savunma mekanizmasıdır (bu konuda Freud’un Ketlemeler, Semptomlar ve Anksiyete’sine bakılabilir). Şiddetli saldırganlık da bunun aygıtları arasındadır. Bu kaygılı varoluş, baskın ulusların ve baskın fikirlerin hiçbir zaman göründükleri kadar tamamlanmış olmadıklarını ortaya koymaktadır. Zaten bir karşı savaşı mümkün kılan biraz da bu anksiyeteyle damgalanmış olma durumudur. Daha önce de yazmıştım. Bu anksiyetenin en belirgin olduğu uğraklardan biri “Size Türk’ün gücünü göstereceğiz” videosudur. Herhalde başka hiçbir şey, sömürgecinin öz-imgesinin bu yaralı halini bu kadar net gösteremezdi.
Savunmasız insanların başında efelenirken ve bu anları kayıt altına alırken ne yapmak istediği sorusunun yanıtını, bambaşka bir bağlamda da olsa, Sözün Düşüşü’nde Jacques Ellul veriyor: “Tekniğin görsel dünyayla özdeşleştirildiği ve teknik olarak üretilen görsel imgelerin insanlara reddedilemez kanıtlar sağladığı bir zamandayız artık. Aynı zamanda imgeler insanlara sınırsız bir güç duygusu veriyor.” Fakat bu güç duygusunu arzulamak ve görsel bir videoyla bunu kanıtlamaya çabalamak, eğer o askerin öz-imgesi kırık bir imge değilse, neden olsun?
“Size Türk’ün gücünü göstereceğiz.” Başarılıymış gibi görünmesine rağmen, bu söylem, alttan alta radikal bir anksiyeteyle damgalanmış durumdadır. Bu anksiyete bu söylemin amaçlarına, iddialarına, taleplerine ve ‘başarılarına’ damgasını basmış durumdadır. O halde sömürgeci söylem içerisinde kendisini otoritenin öznesi olarak sunan şey, gerçekte özgün otoriteden ve bu otoritenin görünürlüğünden taşan bir arzudur. O halde, Homi Bhabha’nın da kulaklarını çınlatalım: “Sömürgeci iktidar ne ister?” Eğer askerin sözlerine bel bağlarsak, açık ki Türk’ün gücünü göstermek istiyor. Fakat bu iddia açıkça bir farkın varlığına dayanıyor: Muhatapları ondan aşağı durumdadır. Fakat bizzat sözleri o gücün gösterilememiş olduğunu da ortaya koyuyor ve böylelikle de varsaydığı fark gerçekliğin kendisine bile sıra gelmeden bizzat kendi sözleri tarafından iptal ediliyor. Lacancı bir ifadeyle söylenirse, sözcüklerin varlığı ‘gösterene’ tabi hale geliyor ve sözcük kendisinden ayrılarak işaret etmeye niyetlendiği şeyden başka bir şeye işaret etmeye başlıyor.
Bu yazıyı Lacan’a bağlanarak bitirmemin sebebi de bir sonraki yazıda ‘milli’ Türk kimliğinin çocuksu narsisizminin saldırganlığını çözümlemek amacını güdüyor.