Konuşurken kendi konuşmasından gaz alarak coştukça coşan, coşunca da kendisini kaybedip abuk subuk konuşur sayın Cumhurbaşkanı.
Konuya daldıkça tarihçi olur, filozoflaşır, filologtur artık! Din alimliğine yeltenir, kaşifliğe soyunur...
Oraya sataşır, buraya saldırır; onu azarlar, buna böbürlenir; onu yanlışlar, diğerine methiyeler dizer.
Konuşması bitince aklı başına gelir mi bilinmez ama kabadayılığa leke sürdürmemek için yanlış da olsa sözünün arkasında durur. Allah var, bu konuda tutarlıdır, bay Erdoğan!
Hikayedeki soğuktan tir tir titreyip ama 'erkekliğe söz söyletmemek için’ donmayı göze alan Erzurumlu kabadayı misali…
Doğru ya, serde bir de kabadayılık vardı. Bunu da unutmamak gerekir.
Cumhurbaşkanı olduktan sonra ise ilgi alanını daha da genişletti besbelli.
Son dönemlerde yeni uğraşılar buldu kendisine. Köken bilimine, işlerin doğasına, yaradılış öykülerine merak salmış anlaşılan.
Kaşif de oldu bay Cumhurbaşkanı.
Amerika’yı kimin keşfettiğini keşfetmeye çalışıyor bugünlerde.
Kürt sorununa dair ''düşünmezsen yoktur'' şeklinde filozofça bir çıkış yapan Erdoğan, şimdilerde ise 'fıtrat’a takmış.
Erdoğan’ın kaşiflik merakı ve fıtrat incelemeleri yeni değil aslında.
Soma sonrası, ''Bu işin fıtratında ölüm var'' diyerek büyük tepki çekmişti.
İki yıl önce ise artan asker ölümlerinin muhalefet tarafından eleştirilmesi üzerine, ''Askerlik yan gelip yatma yeri değil'', yani ölüm bu işin bir parçası demeye getirmişti.
Erdoğan, Aleviler konusunda da bu kuralı bozmamış, ''Eğer Alevilik Ali’yi sevmekse ben dört dörtlük Aleviyim'' demişti. Alevileri, Aleviliği yeniden tanımlamaya kalkmıştı.
Erdoğan’ın son incisi ise kadın-erkek yaradılışına yönelik. ''Eşitlik bunun fıtratına aykırı'' diyerek kadınlardan yükselen hak taleplerine yeni bir boyut kazandırdı, bay Erdoğan.
Kendinden menkul sebeplerle yapılan tespitlerin sonu nereye varacak merak ediyorum doğrusu.
Bir de tabii halk tabiriyle çanak yalayıcılar var ki Vedat Türkali’nin ''Yalancı Tanıklar Kahvesi'' kitabındaki tiplemeye taş çıkartıyorlar.
Anında ağız değiştirerek, ''Yok öyle derken şunu dedi, yok bunu demedi'' diye izaha kalkıyorlar.
Zaten bay Erdoğan’ın da istediği bu değil mi?
Bir şeyler yumurtluyor. Sonra da tarihçileri, hukukçuları, siyaset bilimcileri, teologları, konunun uzmanları her kimse, yumurtladığı şeyi kanıtlamaya davet ediyor. Yani Bay Erdoğan minareyi çalıyor ama kılıfını başkalarının hazırlamasını istiyor. İşte böyle bir kılavuzu var Türkiye’nin. Ne diyelim, kılavuzu karga olanın başına gelenler malum…
O halde sözün özü şu: Ya kılavuz değişecek ya da malum durumdan kurtuluş yok malesef.