Polis eski istihbarat şefi Ali Fuat Yılmazer, 2008 yılında, AKP’ye teslim olmayan, Fethullah Gülen’e laf söyleyen, en başta Kürtler, her kişi ve kesimi, aydınları, yazarları hedef alan, yayılarak büyüyen, "büyük korku taarruzu"nun yetkili komiseriydi.
Başbakan Erdoğan’la, düne kadar birlikte çalışan, Milli Güvenlik Kurulunda (MGK) onunla aynı çizgide yürüyen "iç düşman Kürtlerle savaşta" taktik kurucu, yol gösterici, dağlarda "öldüre öldüre bitirici ustalar" olan generaller de, sürek avında kovalanan tilki konumundaydı. Generallerin, Kürtlere mahsus önerisi olan "Terörle Mücadele Kanunu"nun sillesi yüzlerinde şaklamış, "terörist" oluvermişlerdi.
Yol arkadaşlığının eski hatırı yok, "Vefa" İstanbul’da, iktidara yakın ak, kara paralılara layık, değerli arsalar barındıran semtin adıydı. Başbakan, Komiserinin peşine düştüğü Generallerin adını duydukça, "aman ha tutuklayın" emrini patlatıyordu.
Hizaya getirilmek üzere tutuklanan Kürt sayısı 10 bin rakamını bulmuş, yer dar gelince yeni mahpushaneler inşa edilmişti.
Tarihin en büyük insan avıydı, bu. 1950’lerde Amerika’da başlayıp dünyayı dehşete düşüren "McChartyci insan avı" bunun yanında hiç kalıyordu. Tek benzerlik, suçlama iktidarın, masumiyetin ispatı peşin suçlu ilan edilenlere düşüyordu.
Fakat, bu kaosla dolu bir kurtlar şenliğiydi. Süreç içinde, kimin kime yem olacağı belirsizdi. Derken, en boynu kalın kurt görünümündeki Komiser alta düşüverdi. Çünkü Kürt avında iz sürerken, Başbakan’ın has teşkilatı MİT’in "ajan-provakatörleri"nin izine rastlamıştı.
MİT’in ajanları, Kürt kılığında Molotof kokteylleri patlatmış, yangınlar çıkarmıştı. Başbakanın, meydanlarda "teröristler, kızımız Serap’ı belediye otobüsü içinde diri diri yaktılar" dediği olayın faili de onlardı. Bazıları suç üstü yakalanınca, savcılık, "bu ne hallerdir koçum?" sorusuna cevap için, MİT şefine davetiye çıkarmıştı.
Başbakan bunun üzerine, "bu bana dokunmaktır, ey millet. Hedef benim ve bu hükümete komplodur, asla izin vermem" diye naralanmış, amacın Oslo’da başlayan Kürt sürecini baltalamak olduğunu nutuklarına eklemiş, komployu önlemek için MİT’çileri ifadeye göndermediği gibi, bir de onlara dokunulmazlık zırhını giydiren yasa çıkarmıştı.
Yılmazer, işte bundan sonra, Türk filmlerindeki "aldatılıp kullanılmış, sonra kenara atılmış mahalle kızı" kaderine uğramıştı. Gözden düşmekle de kalmamış, haşmetini, dehşetini de kaybetmiş, sonrasında polislikte bile tutunamamıştı.
Komiser, 18 Mart 2014 gecesi, Fethullah Gülen teşkilatının Bugün televizyonunda, yaralarını kaşıya kaşıya "ifşaata" bulunuken, herkesin, hatta bütün dünyanın Başbakan bildiği Erdoğan’ın gerçekte, "ülkenin başkomiser"i olduğunun portresini çiziyordu.
Erdoğan’ın, dünyaya "bizde hukukun üstünlüğü esas, yargı bağımsızdır. Biz ikitidar olarak, işlemlerine karışmayız" demesine karşılık, Komiser ters köşe yapıyor, "hukuk, kanun hikaye, tutuklamaları onunla ortaklaşa yaptık" diye anlatıyordu.
Sözü, KCK operasyonu adıyla, Kürtlerin hapishanede toplanmasına getirdiğinde, "Başbakan’dan perspektif alınmadan hiç bir KCK operasyonu yapılmadı. Operasyonun tüm bilgilerini Başbakana aktardım, talimatını uyguladım" diyordu.
MİT’in Kürtler arasına saldığı ajan-provakatörler için de şöyle konuşuyordu:
"(Kürtler arasına sızmış) Suça karışmış MİT’çiler yakaldık. Şiddet eylemi yapanların MİT ile ilişkilerine rastladım."
Yılmazer’i inandırıcı bulmayanların "hadi canım sen de, devlet yurttaşına tuzak kurar mı?" sorusuna, AKP’nin yazarı Mahir Kaynak geçmişten gelen cevaptır. Selanik’te bomba patlatanın vali yapılması da…
Ayrıca, "vatandaş" Kürt ise her yol baştan mübahtır. Köylerini tanka, topa tutup insanları diri diri yakan, köylerini uçaklarla bombalayarak enkaza gömen, köy meydanında insan pisliği, hapishanede fare yediren devletten söz ediyoruz.
Ama bazıları, İstanbul’da "vatana hizmet aşkı"yla, bomba patlatırken, Sakine Cansız ve iki arkadaşına kurşun sıkan Ömer Güney Paris'te yakalanarak "mağdur" oluyordu. MİT hesabına katliam yapan Yeşil ve benzeri "vatan için kurşun atan sayısız eli kanlı şerefli katil" de haksızlığa uğramıştı. Bu "destancılar", yakalanma kokusundan "firari" yaşıyordu.
İktidarın yasa değişikliği, yaşanmış bu mağduriyetleri önlemek, "vatan fedaileri"ni yeni hayatlarında suçtan arındırmaktı. Bin kere bravo, şanı şöhreti dünyaya yayılmış iktidara…
Ancak, MİT’çilere "vatana hizmet tertibinden suç yolları sana açık, arş ileri, marş ileri vatan imdadına" demek, istihbarat devletinde MİT’in hakkı avucuna koymak pek şık da, onun gibi tetik çeken polis ve akerin suç işleme özgürlüğü nerede diye sorarlar adama!
Şanı, şöhreti dünyaya yayılmış iktidara bin kere bravo olsun da, polis ve askerler, "bu ne biçim sıkı rejim, nasıl bir polis devleti ki, tüfekliler arasında ayırım yapılıyor" şeklinde sessiz ağlamada. "MİT’çiye sonsuz suç işleme özgürlüğü var da bize yok mu?" diye fısır fısır yakınmada, onlar…
Alın işte, dağ gibi polis neferi Ahmet Şahbaz, Ankara'nın orta yerinde, kalabalığa dalıp Ethem Sarısülük adındaki zararlıyı yok etti diye yargılanıyor. Üstelik şah, şahbaz Başbakan "polis destan yazdı, destan" demesine rağmen!..
Hapse düşmüş kimi Generaller, vatanseverliklerini öldürdükleri Kürt sayısıyla açıklıyordu. Yani utanç, övünç, ama, kimi generallerin ismi hala köy bombalama, Kürtleri faili meçhule gönderme dosyalarında geçiyordu. Hatta, Kayseri'de AKP’nin duvarına karşı duran Albay Cemal Temizöz yargılanıyordu.
Onun için, ey şanı yüce Başbakan, hazır Katar, Suudi Arabistan gibi istihbarat rejimi kurulurken, asker ve polisin "MİT’e var da, bize yok mu?" feryadına kulak ver diyen vardı. Suç işleyen kuvvetler arasında eşitlik sağlansın, barinin barisi!..