Doğal toplum insanı yaşamda kendini her açıdan yetkinleştirmiştir. İnsanlık yaşamının yüzde 98’lik bölümü doğal toplum içerisinde varlığını sürdürmüştür. Bunun en temel nedeni toplumsal yapılanmanın zihinsel karakteridir. Yaşama yön veren duygusal ve analitik zekanın optimal dengede işlemesidir. Dönemin en temel zihniyet yapılanması olan Mitolojik düşünce ile yaşamın doğru temeller üzerine oturtularak, sürdürülmesidir. Mitoloji, doğadaki her şeyi canlı görme anlayışını ifade eder. Efsane, söylence anlamına da gelmektedir. Toplumun binlerce yıllık tecrübe birikiminin bu söylence tarzı ile sürekli gelecek topluma aktarılmasıdır. Doğal toplum insanı mitolojik yöntemle, evrensel hakikate ulaşmaya çalışmıştır. Evrene, doğaya duygusal zeka, sezgilerle yoluyla ulaşma yöntemini kendisine esas almıştır.

Toplumsal aklın animizm ve mitolojik düzeye ulaşması ile insanlar, kendileri için varoluşun merkezi olan doğaya karşı merak artmıştır. Gökyüzündeki Güneş, Ay, yıldızların varlığını merak etme, çevresinde bulunan su, bitkiler, hayvanların varlıklarını merak etme, neden var olduklarını anlama arayışı gelişmiştir. Doğaya sezgisel ve mitolojik yaklaşıldığı için evren yorumları da farklı olmuştur. Yani devletçi uygarlığın bir hastalık gibi yaydığı, insan dışında her şeyi cansız, ruhsuz görme yaklaşımı söz konusu olmamıştır. Her varlığın insana hizmet etme dışında da var olma gibi bir amacının olduğu kavranmıştır. Kuşlar, ceylan sürüleri, balıklar, ya da orman neden vardır sorularına verdikleri cevap; günümüz insanın algılarında şekillenen avlamak için varlar gibi bir düşünce gelişmemiştir.
O nedenle var olan bir ormanı hemen kesip biçmek, yok etmek de akıllarına gelmemiştir. İçinde yaşadıkları doğa bir ana gibi görülmüş. Ana gibi severek, değer vermişler, korumuşlar. Çevreden hayvanları avlama ise ihtiyaçlar ölçüsündedir. Günümüzün açgözlü, doymak bilmeyen bir iştah ve fütursuzca hayvanları avlama yaklaşımına girmemişlerdir. Gerçek, doğanın filmlerde yansıtıldığı gibi vahşi olmadığıdır. Doğal toplum insanın, günümüz insanları kadar doğaya ve canlılar vahşi yaklaşmadıkları hakikatidir. Çünkü yaşama bakış duygusal zekanın insanda oluşturduğu vicdanladır.
Doğada hiçbir canlı günümüzde olduğu gibi diğerinin soyunu tüketme esası üzerinde süresiz saldırma amacında olmamıştır. Bir aslan bir ceylan sürüsünden avlanıp, doyduktan sonra, tekrardan acıkmayana kadar yakınından geçen hayvanlara avlama temelinde yaklaşmaz. Çünkü o an ihtiyacı yoktur. Kendi zekasını doğadan alan insan yaşam anlayışını da oradan almaktadır. Zekası gelişen insan çok yıkıcı eylemlere de güç getirebilir. Ancak insan sahip olduğu mitoloji mantık yapısından dolayı bunu düşünmemektedir.

Evcilleştirilmeyle ortak bir yaşama...

Doğal toplumun en gelişkin aşaması olan Neolitik dönemde kadının hayvanları evcilleştirmesi de bu anlayıştan kaynaklanmıştır. İnsanlarla aynı bölgede yaşayan ve insana zarar vermeyen, tersine yararı dokunulan hayvanların evcilleştirilmesi gerçeği bunu göstermektedir. İnsanlar bu hayvanları kendilerine yakınlaştırarak, ortak bir yaşamı geliştirmişlerdir. Koyun, keçi, inek, at, köpek, eşek vb. çok sayıda hayvan insanlar tarafından evcilleştirilerek, yaşamlarına dahil edilmişlerdir. İşin önemli yanı insanlar hayvanları evcilleştirirken, hassas yaklaşmışlar. Yine bazı bitkiler yendiği zaman ölüm getirdiği için insanlar elinden geldiğince uzak durarak farklı şekilde faydalanmışlardır.
Uzak kalma çabalarına rağmen hayvanlarla kavgaları da olabilmektedir. Kavgada keskin bir boğuşma sırasında avlanan aslan postu soğuktan korunmak için kullanılırken, kafası da barınaklarında yüksek bir yere asılarak, aslanın gücünün kabileye geçmesi için yoğun bir çaba harcarlar. Bunun dışında o hayvanların ruhlarını çağırmak için çeşitli şeklilerde ayin ve ritüeller düzenlerler. Bu ayinlerle çevreye yaydıkları enerji ile aradıkları hayvanın enerjisini de toplarlar. Her kabilenin kendini onunla ifade ettiği, sembolleştirdiği bir hayvan vardır.
Kızılderililer için bizon neyse, kutuplardaki kabile için de ayı aynı, Mezopotamya için ise aslan veya daha başka bir varlık gücünden faydalanılmıştır. Bu canlılardan hem maddi hem de manevi yönden bir faydalanma görülmektedir. Buradaki mitolojik yaklaşımın özü; güçlü aslanın yaşamda bıraktığı izlerdir. Bu izlerin sürekli çocuklarına kavratmalarıdır.
İnsanlar evrende var olan uyum ilişkisini, kendi toplumu içerisine de uyarlamıştır. Doğada yaşanan değişimi de fark etmişlerdir. Ölmeyi doğal bir şey olarak görmüşlerdir. O nedenle klanın yaşlı üyesi ölümün yaklaştığını sezdiği zaman, klanın uzağına gidip bu dünyaya veda etme anını beklemiştir. Ya da günümüze kadar yansıyan bazı inanışların, kabilelerin kendi ölülerini yüksek bir yerde diğer canlılara bırakma anlayışı örnek gösterilebilir. Örneğin Zerdüşti gelenekte uygulanmış olan, ölülerini kartalların yemeleri için yüksek kayalara koymaları gibi, yine Hinduların ölülerin ruhları evrende özgür dolaşması için yakılması ve küllerinin denize savrulması, Mısır’da ölülerin mumyalanarak, farklı dünyaya gittiklerinde şekillerinin bozulmaması gibi inanışlar, o dönemden günümüze kadar yansımıştır. İnsan hem yaşarken hem de öldükten sonra yaşamla ilişkisini güçlü tutma anlayışı vardır. Yaşam anlayışı daimidir. Ölüp yok olma düşünülmemekte, yaşamın farklı zamanların değişen mekan ve şeklin dönüşümü ile başka bir yerde yaşamın devam etme anlayışı hakimdir.
Doğanın simbiyotik ilişkisine insan da dahildir. Doğadan aldığı kadar verme durumu da vardır. Aldığı şeylerin karşılığı teşekkür etme ve sevme, saygı, zarar vermemedir. Kurban ayinleri ile doğanın gücünü hoşnut etme anlayışı da bundandır. Günümüzde de kurban kesme olayının mantığı budur. İnsanı yaşamda koruduğu için tanrıya teşekkür etme, şükran duyma, Tanrının koruyucu gücünün sürekli olması içindir. İnsanın bu tarzda doğayla kuruduğu ilişkiden dolayı doğada bulunan bin bir çeşitte ki canlının gücünü kendine katma durumunun yaşanmasıdır. M.Ö 12000- 10000’lerde Toros-Zagros kavisinde gelişen tarım ve köy devriminin büyüklüğün özü insan zekasıyla bütünleşen doğa gücünün neden olduğu yeni buluşları ifade etmektedir. İnsan aklında bu düzeyde nitel bir sıçramaya yol açan şey, esasta insanın doğada gördüğü akıl ve ruhtur.
İnsanın bundan faydalanma yöntemini, sırrını yakalamış olmalarıdır. O nedenle Kürt Halk Önderi Öcalan bu dönem için “Mitolojik yaklaşım yaşamla bağlantısı açısından kesinlikle çevreci, kaderden uzak, determinist olmayıp özgürlüğe açıktır. Doğallıkla uyumlu bu yaşam anlayışı insan topluluklarını büyük dinler çağına kadar çok renkli ve coşkulu kılmıştır. Efsane, destan ve kutsallıklarla yüklü mitolojiler özellikle neolitik dönemin temel yaşam zihniyetidir.” Vurgusunu yapar dönem açısından yaşanan gelişmelerin bu zihniyetin ürünü olduğunu ifade etmiştir.

Toplumsal akılın dumura uğraması

Doğal toplum insanın mitolojik yaklaşımla doğaya yaklaşması onu güçlü kılması, doğadan beslenme kadar, manevi yönden inanç, düşünsel aklın gelişmesinde de oldukça yarar sağlaması yukarıda ifade edildi. Bunun sonucunda oluşan kadın devrimi olarak nitelendirilen kadın sisteminin yol açtığı tarım ve köy devriminin M.Ö 6000 yıllarında sürecin büyük bir olgunluğa erişmesi ile Tel-Xelaf kültürü denilen insanlığın ilk büyük bilim ve teknik devriminin gelişmesi görülmektedir. İnsanların yerleşik yaşama geçmeleri, hayvan ve bitkileri evcilleştirmeleri ile köy devrimi- dil devrimi tüm insanlığın kök hücresi olan Aryen kültürü gelişmiştir. Yaşamda başat olan Ana kadın ve yarattığı Tanrıça kültüdür. Yaşamın en temel karakteri demokratik- komünal ve özgür bir yapıda olmasıdır. Bu gün insanlığın bilim- teknik, düşünce alanında yaratımlarının büyük bölümü o dönemde keşif edilerek temelleri oluşturulmuştur. Bu durum insanların o güne kadar elde ettiği ürünün çok çok fazlasını elde etmesine neden olmuştur. Bu kendisiyle beraber yeni durumları doğurmuştur.
En temel neden üretim araçları ve ortaya çıkardığı ürünü karşılama konusunda eski sistemin yetmemesi olayıdır. Yeni bir değişimi gerekli kılmasıdır. Bu değişimin temelinde Ana kadının Neolitik toplumu nitel bir sıçrama gücünü gösterememesidir. Daha sonra Aşağı Mezopotamya’da, Sümer olarak adlandırılan bölgede şaman, rahip ve savaşçı erkinin kadına karşı bir ittifak arayışına girmelerine zemin oldu. Bu üçlü ittifak güçleri kadın sistemine karşıt yeni bir sistemi geliştirmişlerdir. Ana kadının demokratik- komünal, yaşamına karşı erkek egemenlikli hiyerarşik-devletçi sistem hedeflenmiştir. Kadının eşitlikçi, özgür yaşamına karşı toplumu parçalayan, köle –efendi sisteminin ve onun zihniyet yapılanmasını geliştirmiştir.
Yeni oluşturulan sistemin kurumlaşması için zihinsel temelin oluşturulması gerekmekteydi. Bu nedenle kadın toplumuna karşı geliştirilen ilk saldırı zihniyet alanında olmuştur. Kadının o güne kadar geliştirdiği tüm birikimlere el konularak yeni sistemin çıkarı için temel yapıldı. İlk başta düşünsel alana saldırı gerçekleştirildi. Doğal toplumun doğa ve insan toplumunu bütünleştiren mitolojileri çalındı. Bu mitolojiler kadın-toplumunun düşürülmesi için temel malzeme olarak kullanıldı. Artık insanın evrenle diyalog kurduğu, pozitif enerji yayan, geliştiren mitolojileri yerine doğayı, kadını kötüleyen, toplumu alaşağı eden mitolojiler geliştirildi. İnsanın, kendi toplumu ve doğadaki canlılar için milyonlarca yıl yarattığı birikim ve değerlerin çarçur edilmesi temelinde kullanıldı.

Kadın karşıtı bir yapı sunuldu

Milyonlarca yıl doğa ve kendi toplumuna ters düşmeyen insanı yoldan saptırmak için Sümer rahipleri tüm gücü ile seferber oldular. Kadına ve yarattığı topluma ait ne varsa saldırıp, yerle bir etme tutkusu ile yeni sistemin devlet ve şehir kurumların oluşturulmasına giriştiler.
* İlk olarak, Ana tanrıçanın toplum düzenini yönettiği yer olan tapınaktan başladılar. Tapınaklar hem şekil hem de işlevsel değişikliğe uğratıldı. Kadının sadece tüm topluluğun birbirinden farkını gözetmeyen, herkesin aynı mekanda toplandığı yuvarlak şekilli tapınaklardan, katmanları olan zigguratlar oluşturuldu. Toplum zihnini çarpıtacak organizasyon, toplumu parçalama temelinde uygulanmaya başlatıldı. En üst katta tanrının sözcüsü rahip, ortak katta ise düşüncel icatlara damgasını vuran yönetici kesimleri, en alt katta ise köleleşen büyük çoğunluktaki toplumsal kesim bulunmaktaydı. Efendi-köle toplumun oluşması için insanların buna ikna edilmesi gerekmekteydi. Çünkü Ana tanrıçanın sisteminin özgürlükçü yapısına alışan toplumun bu köle sistemi kolay kabul etmeyeceğini Sümer Rahipleri önceden düşünmüşlerdi. Bu engeli aşmak için toplumun kutsal değerlerini özünden boşaltarak, o noktadan vurdular. Burada devreye konulan Mitolojiler özünden boşalttırılarak, farklı anlamlar yüklenerek, kadın ve toplum karşıtı bir yapı sunuldu.
* Tapınağa karşı geliştirilen saldırı ile birlikte kadını köleleştirme çabası da yoğunlaşır. En ölümcül darbelerden bir kadının tapınak tanrıçalığından, Musakkattin tapınak fahişeliğine getirilmesi olayıdır. Böylece tanrıçalığı elinden alınarak erkeğin zevk aracı konumuna indirgenir. Bunu topluma kabul ettirmek için de, Kadının yaratımı mitosu geliştirilmiştir. Sümer mitoslarının birinde ise kadın erkeğin kaburgasından yaratıldığı anlatılır. Dinlerdeki Havva’nın ademin kaburgasından yaratıldığı tasarımı da kaynağını Sümer’den alır. Havva, İbranice “yaşatan hatun” anlamındadır. Kaburga ise Enki’nin hasta organlarından biridir. Sümer rahiplerinin her gerçeğin çarpıtılması gibi, burada da gerçek çarpıtılır. Kadının erkeğin kaburgasından yaratılmış gibi mitleştirilir.
* Eski toplum ve değerlerine saldırılırken, yeni toplum ve ona ait değerleri de yaratılmaya çalışıldı. Ana tanrıçanın toplumla dost, toplumun içinde, merhametli, eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli Ana tanrıçalara karşıt erkek tanrılar yaratıldı. Bu tanrıların en temel özelliği gaddar, muktedir, hakim, cezalandırıcı gibi kötü tanrılar yarattılar. Bu karakterde olmalarının nedeni köleliği kabul etmeyenlerin cehenneme gideceğini telkin etmeleriydi. Sümerlerin Ana tanrıçası olan İştar bu çarpıtmayı kolay kabul etmemiştir. Sonuna kadar konumunu ve sistemini koruma savaşımı içerisindedir. İnanna’nın Enki’ye karşı “Me’lerini” koruma savaşı da bu gerçeği yansıtmaktadır. Çünkü “Me”ler kimin elinde ise uygarlığı istediği yönetme gücünü de elde edecektir. Bunu yaratan ve gerçek sahibi Tanrıça ana kadındır. O nedenle sürekli erkeğin sistemine karışı bir direniş içerisindedir. Sümerlerle gelişen mitolojilerde kadına karşı korkunç bir karalama geliştirilmiştir. Arkasından gelişen tüm mitolojiler Sümerlerin bir versiyonu olmaktadır. Sümerlerdeki İnanna, Mezopotamya’daki Ninhursag, Babil’deki Tiamat, Mısır’daki, Nut, Asur’daki Semiramis, Yunandaki Metis özde aynı kişilerdir. Hepsi toplumu koruyan, yaşatan ana tanrıçadır. Sadece coğrafyalara göre isim değişmektedir.

Özünden uzaklaştırma destanları

* Bu nedenle kadına karşı Sümerlerle geliştirilen saldırıların sonuç alması Babil’de gerçekleşir. Enuma-Eliş-Babil yaratılış destanında dile getirilen mite göre; Tiamat kendi çocuklarını öldürmektedir. Erkek tanrılar bu durumun önüne geçmek için, tanrıları görevlendirirler. Ancak hepsi yenilir. En son olarak Marduk görevlendirilir. Tiamat’ı öldürmesi karşılığında Marduk’a tüm tanrıları yönetme görevi vaddinde bulunur. Marduk bu güce ulaşmak için özde annesi olan Tiamat’a karşı büyük bir savaş hazırlığına girer. Tiamat’ın zayıf yönlerini araştırdıktan sonra, ilk çarpışmada Tiamat’ı bir kılıç darbesi ile ikiye böldüğünü bir parçasından yer, diğer parçasından gök yaratıldığı söylenir. Sümerlerin çivi yazısı ile taşlar üzerine kazıdıkları bu destanlarda böyle anlatılmaktadır. İşin özü farklıdır, dönem köleliğin kendini kurumlaştırma dönemidir. Bu köleliği kabul etmeyenler ise Lilit gibi çocukları öldüren, şeytanın arkadaşı gibi sıfatlar layık görülecek ya da orta çağın karanlığında büyücü, cadı olarak lanse edilen, bilge kadınların direnişleri köreltilmeye çalışılacaktır.
* Sonrası Babilleri Mısır, Asur ve Yuann mitolojileri ile kadının toplumun köleleştirilmesi projesi sonuca götürülecektir. Kadının yediği her darbede güçlenen erkek gerçeği hakim olacaktır. Mısır ve Asur mitolojilerinde kadın ne kadar dirense de erkek kurnazca onu yenilgiye uğratmayı başaracaktır. En son darbe de Yunan mitolojisi ile tamamlanacaktır. Kadın ne kadar erkeğe göre olursa, o derece yaşama şansını yakalayabilir mesajı tüm topluma verilmiştir. Apollon heykelleri kadının çalınan güzelliğinin nasıl erkeğe mal edildiğini, Zeus’u alnından Atena’yı doğurması, erkeğin kadına ihtiyacı olmadan her şeyi yapabileceği mesajı verilmek istenir. Böylece doğal toplumun doğurgan, kutsal kadını bir hiç konumuna getirilerek, kölelik dışında bir statü verilmez.
* Kadın şahsında toplum köleleştirilmiştir. Kadının düşürülmesinden sonra toplumsal düşüş beraberinde gelişmiştir. Çünkü geliştirilen köleci devlet ve onun şehir sisteminden önce köy kültürünü esas alan kadın eksenli bir yaşam vardı. Tüm yaşamda başat rol oynayan kadındı. Tüm toplum çıkarını gözeten, ona göre üretim ve dağıtım yapan eşitlikçi bir sistem vardı. Şimdi ise toplum efendiler- köleler temelinde parçalanmış, insan değersiz bir varlık olarak görülmüştür ve her şey efendilerindi. İnsanların eşit olmaması tanrının reva gördüğü bir şey olarak görülmekteydi. Şimdi ise köleleşen toplum çalışmakta, yeme hakkı ise çalışmayan efendilerinin olmasıydı. Bunu topluma kabul ettirmek için; Cennet- cehennem kavramları Sümer mitolojisi ile yaratılmıştır. Cennetten kovulma kavramı o döneme aittir. Cennet- cehennem kavramı, tanrı- insan ayrımı yani sınıf ayrımını gösterir. İnsanın cennetten kovulması ise, insanın sonsuza denk tanrının egemenliğine terk edildiği, insanın doğuştan suçlu, kirli olduğu anlamına gelir. Dilmum, Sümer’deki ilk cennet tasarımı da bunu göstermektedir.

Toplum dumura uğratıldı
* Stratejik bir yönelim de doğaya karşı geliştirilmiştir. Toplumla dost olan doğa vahşi gösterilir. Doğaya karşı bir düşmanlık ve saldırı faaliyeti geliştirilir. Doğanın cansız, ruhsuz olduğu, evcilleştirilmesi gerektiği mitlerle geliştirilir. O nedenle vahşi doğayı ehlileştirmek için her türlü yöntem mubah görülür. Toplumda her şeyin erkek tanrıların hizmetinde olması gibi doğa da insanın hizmetinde bir nesneden başka bir şey değildi. Yunanlılarda bereket tanrıçasının öfkesi anlatılır ve toplumun günahını doğaya yüklemeye çalışırlar.
l Bu toplum dumura uğratılmış toplumdur. Çünkü zihniyette sapma söz konusudur. Sümer rahipleri mitolojiler yoluyla geliştirdikleri yeni toplumun ideolojik yapısını güçlü vermişlerdir. İnsanlarda bir gizem, korku yaratmıştır. Gök-yer, efendi-köle, gece ve gündüzün daimi yaratan tanrı, insanların bir kısmını efendi, diğer kısmını ise köle yaratmıştır. İnsanın yaratılış mitolojisinde insanın var olma amacı tanrıya hizmet etme olarak sürekli insanlara empoze edilmektedir. Kadının tüm direnmelerine rağmen Sümer Rahipleri toplumu ikna etmeyi başarmışlardır.
Kürt Halk Önderi Öcalan Sümer rahipleri için “Hiçbir ideoloji, Sümer mitolojisi kadar insan üzerinde bu kadar etkili olma şansına kavuşmamıştır” belirlemesiyle rahiplerin amaçlarına ulaşmak için ne kadar çaba sarf ettiklerini göstermektedir. Kürt toplumunda Sümer zihniyetini bütünleyen birçok mitoloji söz konusudur. Nuh tufanın gerçekleştiği yer Mezopotamya’dır. Nuh’un gemisi Cudi Dağı’nda yeni yaşama başlamıştır. Kardeş kavgası ilk bu coğrafyada Kabil, kardeşi Habil’i öldürmesi ile başlamıştır. Nemrut’tun zulmüne karşı çıkan İbrahim peygamberin ceza olarak ateşe atılması Urfa’da gerçekleşmiştir.
Sümerlerin mitoloji yoluyla başlattıkları şey özde toplumsal aklın saptırılmasıdır. Yaratılan gerçeğe bakıldığında, yeni yaratılan erkek sisteminin kadın sistemi ile alakası olmadığıdır. Zaten bu bilinçli bir şekilde çarpıtılarak geliştirilen bir durum olmuştur. Bu dönemden sonra insanlık toplumu açısından baş aşağı gidiş gelişmiştir. Bu gün bizde mevcut olan devletçi zihniyetin kaynağı Sümer mitolojileri olmaktadır. Hiç şüphesiz günümüzün, savaşları, açlık, toplumun ahlaki çöküntüye uğraması, doğanın intikamcı karakter kazanmasının temel neden, doğaya ve topluma karşıt düşünce yapısının, zihniyetinin Sümer rahipleri ile başlatılarak günümüze kadar geliştirilmesidir. Mitolojilerin başlattığı zihniyet çarpıtmasının devamını dinler, felsefe ve bilimlerle oluşan her boşluğu iktidarcı, gaspçı devletin tekeline girmesi ile telafi etmişti.


ZELAL EDESSA