İngiltere Gündemi

Guardian gazetesinden Davide Hare, ülkenin seçilmiş modern siyasal aktör ve kurumlarının son yıllarda yolsuzluk ve vizyonsuzluktan dolayı yaşadığı toplumsal güven kaybı olgusunu ele aldığı baş yazısında Kraliçe 2. Elizabeth’ın tahta çıkışının 60. yıldönümü kutlamalarına gönderme yaparak „Ulusal bir hayal kırıklığı karnavalının tam ortasındayız” diyordu. Demokrasi itibar ve güç kaybettikçe kraliçenin paradoksal şekilde, belki de tarihinin en güçsüz döneminde, gücünün doruğuna ulaştığına işaret eden Hare’ın yazısının başlığı ise ülkede son birkaç haftadır tavan yapan monarşi tapıncını özetlemeye yetiyor belki de: „Piyasanın insafına kalmamış bir Britanya yurttaşının varolmasından minnet duyabiliriz.”
Yaşamı boyunca sadaka dağıtan efendilerin katından sadakaya yazgılı yoksulların kışlağına düşmemiş huzurlu bir monarkın dingin çehresinde „piyasaların” henüz kirletemediği ulvi erdemler keşfeden yorumlar ekonomik krizin iyice yoksullaştırdığı Britanya alt ve orta sınıflarına bugünlerde ilaç gibi geliyor olsa gerek. Sadece bulvar gazetelerinde değil, „ağır top” fikir gazetelerinde de Britanya demokrasisinin derin „denge” unsuru olarak monarşi yeni baştan keşfediliyor sanki. Bu keşif, aynı zamanda dışarıya satılabilecek epey karlı popüler bir kültür ürünü olma özelliği de taşıyor.
1997 yılında Prenses Diana’nın kuşkulu bir kaza sonucu ölmünün ardından konum ve işlevi ciddi şekilde sorgulanmaya başlanan Kraliyet ailesi tarihinin en parlak günlerini yaşıyor denebilir. Uzun yıllardır monarşinin kaldırılması gerektiğini söyleyerek etkili kampanyalar yürüten Cumhuriyetçilerin sesi „yaşasın kraliçe” hayhuyları arasında iyice kısılmış durumda. Geçen hafta yapılan bir kamuoyu araştırması Kraliyet ailesinin konumunun ülkenin siyasal sisteminde aynı şekilde devam etmesinden yana olanların oranının yüzde 69’a çıktığını gösteriyor. Cumhuriyeti savunanların oranı ise yüzde 10’larda seyrediyor. Yani kamuoyu yoklamaları Britanya’nın bir yüzyıl daha monarkların cenneti olmaya aday olduğunu gösteriyor. 
Cumartesi gününden bu yana devam eden Elmas Jübile kutlamaları ülkenin asıl gündeminin üstünü alacalı bir örtü gibi kaplamış durumda. Şu sıralar kimse ne Euro krizi ne ülke ekonomisinin ikinci kez resesyona girişini ne de hükümetin yeni emeklilik yasasını protesto etmek amacıyla 40 sonra ilk kez greve gidecek doktorların eylemiyle ilgili. Geçen hafta Lord Leveson başkanlığındaki soruşturma komisyonuna verdiği ifadede Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu News Corporation’ın BskyB ihalesini alması için açık şekilde aracılık yaptığı ortaya çıkan Kültür Bakanı Jeremy Hunt’ın haberi bile sadece bir gün manşetlerde tutunabildi.
Ülke „vatanseverlik” duygularının kabardığı ender zamanlarından birini yaşıyor. Kraliçe Elizabeth ise bu şatafatlı seramoninin deneyimli başrol oyuncusu. O çağdaş bir totem olma yolunda Shakespeare’en bir oyunun son perdesini oynuyor. Ama onuruna düzenlenen etkinlikler resmi bir havada değil, daha çok çağdaş bir pop-art formatında. Mail on Sunday gazetesine göre ünü Mao’yu da Madonna’yı da geçmiş durumda; o artık ülkenin uluslararası bir markası.
Britanya’nın son 60 yıllık toplumsal ve siyasal tarihi ışıltılı bir tacın gölgesinde hararetle tartışılırken, „Britanyalılık”, „Feminizim”, „Sınıf”, „Sosyal Mobilizasyon” gibi kimlik ve sınıf meseleleri de monarşinin prizmasından geçerek yeni baştan entelektüellerin gündemine giriyor. Davide Hare’ın gücünü „sessizliğinden” aldığını söylediği kraliçe bu tartışma ve değerlendirmelerde toplumun 2. Dünya savaşından bu yana yaşadığı dönüşüm ve değişimi anlamanın dişil miladı olarak ele alınıyor.
Konuyla ilgili enteresan yazılardan biri Guardian’da yer buldu. Gazetenin Cumartesi eki Review’da ülkenin 60 yaşını süren en önemli dört yazar ve şairi (Hilary Mantel, Wiliam Boyd, Andrew Motion, Sean O’Brien) kendi kişisel yaşam öyküleri üzerinden Elizabeth döneminin kendi bireysel ve ulusal kimliklerinin oluşumuna etkilerini yazdılar. Sean O’Brien’ın eleştirel değerlendirmesi dışında kalan diğer üç değerlendirme de monarşiye yakılmış nostaljik ağıt türündendi. 
Britanya entelektüelleri arasında monarşi bağlamında bir süredir devam eden bu tartışmalarda son 50 yıldır „milli hafıza” konusunda muazzam bir başkalaşım yaşayan ulusa yeni bir „nosyon” aranıyor bir anlamda. 21. yüzyılda sembolik bir monarşinin böyle bir işlev göremeyeceği bilinse de „hayali cemaatin” ergenlik çağına hitap edebilecek başka bir „ebeveyn” şimdilik görünmüyor gibi. Postmodern bir çağın eşiğinde orta halli bir ulusa kolonyalist gurur aşılayan muktedirler de bunun farkında galiba.