Olaylar peş peşe gelince hem daha kolay anlaşılıyor ve hem de daha derin anlamlar kazanıyor. Örneğin 30 Mart yerel seçimleri öngününde sınırda bazı önemli olaylar yaşandı. Türk jetleri bir Suriye savaş uçağını “Sınırımızı ihlal etti” gerekçesiyle vurdu. O zaman buna “AKP’nin seçim yatırımı” denerek geçildi. Fakat arkasından gelen bazı olaylar durumun hiç de böyle olmadığını ortaya çıkardı. Söz konusu olaya yeni ve farklı anlamlar yükledi.
Seçimin hemen arifesinde Türk Dışişleri Bakanlığında Suriye tarafına yöneltilebilecek bir askeri harekata ilişkin tartışma tutanakları basına yansıdı. Bunların ne anlam ifade edip etmediği tartışılıyordu ki, El Kaideci çetelerin Kobani’ye yönelik saldırıları gündeme geldi. Üstelik bu saldırılar başlatılırken Kobani Demokratik Özerk Yönetimi temsilcileri Türkiye’de bulunuyordu. Görüşme yapmak üzere Türkiye’ye davet edilmişlerdi.
Seçim bu minval üzere gerçekleşti. Sandıklar açıldıktan sonra görüldü ki, en büyük seçim hilesi Urfa üzerinde yapılmış. Özellikle Ceylanpınar’da oy oranları neredeyse alt üst edilmiş. BDP büyük bir farkla seçimi kazandığı halde hile yapılarak AKP adayı kazandırılmış. AKP ve özellikle devlet Urfa ve Ceylanpınar üzerinde neden bu kadar çok duruyor, acaba Dışişleri Bakanlığında yapılan müdahale tartışmasının hedefi Rojava Kürdistan mıydı derken, bunlar tartışılıp anlaşılmaya çalışılırken, en son gündeme KDP’nin Rojava sınırına hendek adı altında mevzi kazması olayı geldi. Tabi bütün bunlar birleştiğinde de hem olaylar daha kolay anlaşılır oldu ve hem de söz konusu bütünlük içinde her şey daha yeni anlamlar kazandı.
Şimdi bütün bunların bir tesadüf olduğu, söz konusu olayların birbirinden kopuk olarak yaşandığı söylenebilir mi? Elbette ki söylenemez. KDP istediği kadar kazılanın bir hendek olduğunu söyleyip dursun, yapılanın bir askeri mevzi kazımı olduğu ve bunun da savaş hazırlığı anlamına geldiği tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Yine KDP istediği kadar bunun Merkezi Bağdat Yönetiminin istemi üzerine yapıldığını söylesin, Rojava sınırında kazılmakta olan askeri mevzilerin AKP Hükümeti tarafından Ceylanpınar ve Suruç sınırında yaptıklarıyla örtüştüğü ortadadır.
Demek ki ortada bir AKP-KDP planı var. Rojava Kürdistan kuşatılmak ve Rojava Özgürlük Devrimi boğulmak isteniyor. IŞİD çetelerinin Kobani’ye dönük saldırıları da bu planın bir parçasıdır. AKP’nin Ceylanpınar belediyesini mutlaka ele geçirme çabası da bu planın bir parçasıdır. KDP’nin sınırda kazdığı mevziler de bu planın bir parçasıdır. Söz konusu planın arkasında ABD veya benzer güçlerin olup olmadığı ise henüz tam belli değildir.
Şöyle de düşünülebilir: Seçim öncesinde başlatılan böyle bir planla bir yandan AKP’nin seçimi kazanması sağlanmak istenirken, diğer yandan yaşanan kargaşa içinde Kobani’nin düşürülmesi hedeflenmiş olabilir. Çünkü bu gerçekleşirse, yani Kobani düşerse o zaman zaten parçalı olan Rojava ortasından yarılmış olacak. O durumda da Rojava’nın geriye kalan parçalarını kuşatmak ve tasfiye etmek daha kolay olacak! Herhalde AKP-KDP ittifakı seçim sürecinde böyle bir sonuca ulaşmayı hedeflemiş. Ancak bu hedefi içeren plan bazı etkenlere dayalı olarak en azından ilk aşamada bozulmuş! Olanlar değerlendirildiğinde sanki böyle bir çaba içerisinde olunmuş da başarısız kalınmış gibi bir izlenim ortaya çıkıyor.
AKP-KDP planı ilk aşamada başarısız kılınmış ve tam sonuç alamamış olabilir, fakat plandan vazgeçilmediği de ortadadır. Kürtlerin ve demokratik kamuoyunun yoğun protestosuna rağmen, KDP yönetiminin savaş mevzisi kazmadaki ısrarı bunu göstermektedir. Yine Ceylanpınar halkının ve tüm Kürtlerin yoğun direnişine rağmen Yüksek Seçim Kurulu’nun BDP’nin oyların yeniden sayılması talebini reddetmesi ve belediye başkanlığını AKP’ye vermesi bunu gösteriyor. AKP ve KDP desteğinde çetelerin Kobani saldırısını devam ettirmesi de bunu gösteriyor.
Tabi bütün bunlar da AKP’nin, KDP desteğini de alarak Kuzey Kürdistan’daki Özgürlük Hareketini tasfiye etme çabalarında ısrarlı olduğunu gösteriyor. AKP’nin hem seçim hileleri, hem halk üzerinde estirdiği polis terörü, hem de Rojava’ya dönük tasfiye planları genelde Kürdistan Özgürlük Hareketini tasfiye etme çabası içinde olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu anlamda seçim ardından AKP’nin geliştirdiği süreç aslında yeni bir saldırı süreci oluyor. Kuşkusuz Kürtler ve tüm demokratik güçler açısından da buna karşı direnmekten ve yeni bir mücadele süreci geliştirmekten başka çare kalmıyor.
Bu bakımdan süreci doğru okumak, asla yanılmamak ve aldanmamak gerekiyor. AKP süreci çarpıtmak ve kendi gündemini başa koymak için yoğun çaba harcıyor, dolayısıyla bu çabaların oyununa gelmemek önem taşıyor. Örneğin AKP yönetimi hemen seçimin ardından cumhurbaşkanlığı seçimini gündeme getirdi. Kendine bağlı basın tarafından da yoğunca tartıştırıyor. Belli ki bu durumu daha çok gündem yapacak ve herkesi yeni bir seçim tartışması içinde tutmaya ve basını da böyle yönlendirmeye çalışacak.
AKP açısından kuşkusuz bu durum anlamlı ve anlaşılırdır. Bununla hem kendi seçim gündemini başa koyarak inisiyatifi elinde tutacak, hem de diğer gündemleri devreden çıkartacak. Bu açıdan AKP’nin cumhurbaşkanlığı seçimini hemen gündem yapması ve her şeyi buraya bağlaması anlaşılırdır. Çünkü bu AKP’nin yararınadır. Fakat halk için, Kürtler için, tüm ezilenler ve demokratik güçler için durum böyle değildir. Onların cumhurbaşkanı seçimi diye bir gündemleri yoktur. Mevcut haliyle böyle bir seçimin kendilerine sunacağı bir yarar söz konusu değildir.
Bu açıdan AKP’nin cumhurbaşkanı seçimini öne çıkarması ve tartıştırması anlaşılırdır, fakat Kürtlerin ve demokratik güçlerin aynı şeyi yapması, yani cumhurbaşkanı seçimini birincil gündem yaparak tartışması anlamlı ve anlaşılır değildir. Böyle bir tutum AKP kuyruğuna takılmak ve psikolojik savaşın etkisi altında kalmak olur. Yanılmayı ve aldanmayı ifade eder. Kürtler ve demokratik güçler açısından süreç cumhurbaşkanlığı seçimi süreci değil, demokratik özerklik temelinde demokrasi mücadelesini yükseltme sürecidir.
Yine AKP kendi gündemini başa koyarken elbette halkı ve kamuoyunu aldatmaya çalışacaktır. Özellikle de Kürtleri yanıltma çabasını sürdürecektir. Sert değil yumuşak davranmaya çalışacak, durmadan “Çözüm sürecinden” söz etmeye çalışacaktır. Halkı mücadelesiz kılıp kendi planını başarmak için her türlü hileye başvuracaktır. Kuşkusuz bunlara karşı da uyanık olmak ve asla aldanmamak gerekir. Ortada öyle çözüm süreci diye bir şey kesinlikle yoktur. AKP’nin bu ad altında kendi iktidarını sağlamlaştırma süreci vardır.
Kaldı ki böyle bir süreç olsa ve Kürt sorununun çözümü için Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın öngördüğü müzakere süreci başlasa bile, böyle bir süreç pasifist bir süreç değil, aktif mücadele süreci olacaktır. Müzakere ancak etkili bir mücadeleye dayandığında başarı kazanacaktır. Yani müzakere süreci de bir mücadele sürecidir ve hem de en etkili bir mücadele sürecidir. Kürt Halk Önderi müzakere yaparken Kürtlerin ve demokratik güçlerin de etkili bir demokrasi mücadelesi yürütmesi ve demokratik örgütlülük geliştirmesi gerekir.
Kısaca seçim ardından girilen yeni süreci yanlış anlamamak ve AKP hilelerine aldanmamak gerekir. Açıkça görülüyor ki, çok yönlü ve çok yoğun bir mücadele süreci içine girilmiştir ve geleceği bu mücadelenin sonuçları belirleyecektir. Kürtlerin ve demokratik güçlerin yoğun bir demokratik örgütlenme ve mücadele seferberliği içinde olması Türkiye’nin geleceğini tayin edecektir. Gün demokratik örgütlenme ve mücadele günüdür. Tüm demokratik güçlerin esas alacağı tek gündem budur.