NİHAL BAYRAM
MAİNZ
23-26 Mayıs tarihleri arasında Avrupa ülkelerinde yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimleri yaklaşıyor. Seçim çalışmalarına son hız devam eden adaylar planladıkları kampanya çalışmalarını hayata geçirmeye çalışıyor.
Özlem Alev Demirel de bu adaylardan biri. Almanya Sol Parti (Die Linke) listebaşı iki adayından biri olarak seçimlere katılan Özlem, 1989 yılında mülteci bir ailenin kızı olarak Almanya’ya geldi. Küçük yaşlardan itibaren hem çalışan hem de siyasi çalışmalar yürüten Özlem Demirel, 14 yaşında DİDF gençliği federal yönetimine girdi.
Eğitimi sonrasında Köln Belediye Meclis üyeliğine seçilen Demirel, aynı zamanda Die Linke’nin kurucu üyelerinden biri. Avrupa Barış Meclisi üyelerinden de olan Özlem, Nordrhein Westfalen Eyaleti Milletvekiliği, DİDF Genel Başkanlığı ve Ver.di sendika sekreteri görevlerinde de bulunmuş bir isim. 1984 Malatya doğumlu olan Özlem Alev Demirel’in iki çocuğu bulunuyor ve halen Düsseldorf’ta yaşıyor.
Demirel’le Avrupa Parlamentosu seçimleri için yürüttüğü çalışmalar ve seçildikten sonraki hedefleri üzerine konuştuk.
Mülteciler, göçmenler, işçiler ve tüm emekçi kesimler açısından Avrupa Parlamentosu seçimlerini diğer seçimlerden önemli kılan nedir? Neden Sol Parti?
Avrupa politikaları burada yaşayan insanlar olarak tüm hayatımızı ilgilendiriyor. Ekonomik alanda, son yıllarda yaşanan ücret düşüklüğü, kira artışları veya farklı alanlarda alınan siyasi kararlar, bizim günlük hayatımızı büyük ölçüde etkiliyor. Avrupa Birliği politikası bugüne kadar pazarın, tekellerin çıkarlarına göre politika yapıldığı için bu ortamda çalışanların, emekçilerin, yoksul insanların yanında siyasi bir çizgiyi de etkiliyor. Fakat bundan ziyade göçmenler olarak Avrupa Birliği’nin politikası, uluslararası politika olarak hayatımızı etkiliyor. İster silah satışları olsun, ister insan hakları ihlallerine göz yummalar olsun, ister despotik sistemler ile işbirliği olsun, tüm bunlar hayatımızı etkiliyor. AB’ye aday olan partiler arasında Sol Parti hem sosyal olarak hem de insan hakları olarak halkın yanında olduğu için de böyle bir partinin desteklenmesi önemlidir.
Türkiye’nin içeride uyguladığı baskı ve insan haklarına yönelik uygulamaları ve hak ihlalleri nasıl yankı buluyor? AB’nin açlık grevlerine yönelik sessizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?
AB’nin raporlarda, Türkiye’de insan haklarının konusundaki gidişatın kötü olduğunun altı çiziliyor. Tabii ki bu doğrudur. Ama somut olarak baktığımızda AB, Türkiye ile yeni bir mülteci anlaşması söz konusu. Yine de Türkiye veya Suudi Arabistan gibi farklı ülkelere silah satışı söz konusu. İster Alman olsun, ister Fransız, ister AB’nin değişik ülkelerinden giden silahlar olsun, bunlar halen günümüzde söz konusudur.
Tabii ki bu da var olan, egemen olan siyasetin ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Bunu daha net biçimde ortaya çıkarmak gerekiyor. Denizlerde halen her gün insanlar ölüyor, mülteciler ölüyor ve AB buna göz yumuyor. Kurtarma çalışmalarını durduranlar ile beraber çalışıyor. Erdoğan ile yeni bir mülteci anlaşması yaptı. Buna karşı durmak için sesimizi Sol Parti olarak yükseltiyoruz. Çünkü karşı tarafa ses vermek önemli, çünkü insanlık söz konusu, insan hakları söz konusu. Onlara sahip çıkmak adına ses yükseltmek gerekiyor. Kürt siyasetine bakarsak, çok hassas bir gündem var. Şu an herkesin bildiği gibi Türkiye’de ve Avrupa’nın değişik kentlerinde bir çok insan açlık grevine girmiş durumda. Bu medyada, Alman ve Avrupa medyasında yeterince yankı bulmadı. Bu belki AB’nin kendi ikiyüzlü politikasından kaynaklı.
Sol Parti olarak göçmen ve mülteci programınızda neler var?

Avrupa’da yaşayan Türk, Kürt, Laz ve diğer ezilen halkların, insanların yaşam koşullarını düzenlemeye çalışıyor. Sol Parti mesela daha yüksek asgari ücret için mücadele ediyor, daha iyi iş koşulları, daha iyi yaşam koşulları için mücadele ediyor. Ödenebilecek kiralar, ücretsiz otobüs ve tramvay yolları için mücadele yürütüyor. Bunlar tabii ki herkesi yakından etkiliyor. Diğer yandan Sol Parti insan haklarına ve dayanışmacı bir politikadan yana. Her fırsatta eşit hakları savunan ve insan haklarından taviz vermeyen bir parti. Bu çok önemli bir nokta. Almanya’ya bir kesim işçi, bir kesim ise mülteci olarak geliyor. Sol Parti hem işçilerden yana taraf belirlerken, diğer taraftan mesela silahlanmaya, savaşlara kayıtsız şartsız “hayır” diyen tek partidir. Bu çizgisini hem Almanya Parlamentosu’nda hem de Avrupa Parlamentosu’nda devam ettiriyor. Herkesin eşit hakları, kendisini savunabildiği bir yaşam ortamını hedefliyor. Sol Parti iş koşullarının düzelmesini savunan, sosyal adaletten yana olan bir parti.
Avrupa Parlamentosu adaylığınız Almanya’nın Bonn kentinde açıklandı ve 600 delegenin katılımıyla yapılan oylamada yüzde 84 oy alarak liste başı adayı oldunuz. Delegelerin bu büyük desteğini nasıl yorumluyorsunuz?
İşin doğrusu ben davama inanıyorum. Söylediklerime gerçekten inanıyorum. Egemen siyasette bir çok şeyin yanlış gittiğini düşünüyorum. Karşı ses yükseltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bunun tek değiştirilebilinecek yerin, insanların birlikte mücadele edebilmesine inandığım için insanlar ile birlikte politika yapmayı tercih ediyorum. Politika salt parlamentolarda insanların kafasının üstünde yapılan güzel sözler değil, hayatın kendisinin akışı içinde yapılan bir harekettir, bir dayanışma eylemidir, birlikte öğrenip birlikte gelişme olanağıdır. Buna inandığım için ve bu konuda samimi olduğum için Sol Parti içinde gerçekten normal olmayan bir derecede yüzde 84 oy ile bana güven verdiğini gördüm. Bu tabii ki beni çok mutlu etti. Ama önemli olan 26 Mayıs’ta Sol Parti’nin iyi bir sonuç ile bu seçimleri sonuçlandırmasıdır. Avrupa Parlamentosu’nda da insanların daha farklı, daha güzel bir gelecek için mücadele edebilmesini sağlamaktır.
Mülteci bir aileden gelen biri olarak siyasete nasıl başladınız?
Benim büyük annem ve büyük babam işçi göçü olarak ilk gelen işçi nesillerinden olmasına rağmen, ben ailem ile birlikte mülteci olarak 1989 yılında buraya gelmek zorunda kaldım. Çünkü Türkiye’deki 1980 darbesinden sonra hem Kürt hem Alevi hem de sosyalist, devrimci bir aileden geldiğimden dolayı, siyasi baskının ne anlama geldiğini biliyorum.
Hem ailemden hem yaşadığım koşullardan, içinde bulunduğum insanlar ile birlikte mücadelenin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Diğer taraftan da bir davaya bağlılığın ne kadar önemli olduğunu çocukluğumdan beri gördüğüm için, böyle büyüdüğüm için burada herhangi bir şeye taviz vermeye gerek olmadığını biliyorum. Çocukluğumuzdan beri babamız bize hep şunu derdi: “İster babanız olsun, ister başkası olsun, bir şeyi doğru görüyorsanız ya da yanlış görüyorsanız, açık yüreklilikle bunu dillendirin. Kim olursa olsun, korkmanıza gerek yok.”
Hem annemiz, hem babamız bizi böyle eğitti. Bazı insanlar bazen siyaseti kendi çıkarı için yapıyor, kariyeri için yapıyor. Bence siyaset kariyer veya farklı şeyler değil. Siyaset gerçekten var olan koşulları değiştirmek için yapılan bir eylemdir. Olaya böyle bakıyorum.