Cumartesi Anneleri'nin isyanına, hüznüne ortak olmaya gönüllü binlerce insan, mücadelenin zorlu yollarını, geride kalan 500 haftayı, 19 yılı anlatır gibi; sadece Galatasaray Meydanı’nı, sadece istiklal caddesini değil meydana bağlı yolları da kıvrım kıvrım doldurmuş… Tek bir yürek olmuş, kayıpların sesi, soluğu, devletin halen sakladığı suçlarının tanığı, ''Kral çıplak'' diye haykıran binlerce insan.
18 yıldır kayıp babasının izini sürmeye devam eden bir oğulun sözleriyle "…tek bir resim var burada, adı kayıp. Devletin kanlı yüzü…"
22 yıldır babası Hasan Gülünay’ı arayan kızının sözleriyle; "Ben bu meydanda büyüdüm. Oyunlarımın, oyuncaklarımın izi var bu meydanda. Bu meydan sadece acının ve öfkenin meydanı değil, yaşamın ve devrimci düşüncelerin de sesi…"
25 Ekim; mücadelenin 500. haftası, 19. yılı. Oysa cumhuriyet tarihinde bilinen ilk gözaltında kayıp Salih Bozışık ve yıl 1936, yani 78 yıl evvel. Yani acının, isyanın 78. yılı, 4056. haftası…
Bu suç, en çok Kürtlere karşı olmak üzere Türkiye’nin her yerinde işlendi. Ancak, bu acı sadece bu coğrafyanın acısı da değil. Bu yüzden 500. hafta Arjantin’den Balucistan’a dünyanın pek çok yerindeki acıları harladı. Bu yüzden sadece Galatasay, Amed, İzmir, Bingöl değildi eylem yeri. O gün Cumartesi Anneleri, sadece Türkiye’den değil Avusturalya’dan, Amerika’ya pek çok yerden ses oldu kayıplara. Tüm kaybedenlere söyledi sözünü…
Türkiye’de 19 yılın sonunda devlet de kabul etti gözaltında kayıplar gerçeğini. Bulunan toplu mezarlar, ortaya çıkarılan asit kuyuları, kayıplara ait kemikler. Kimi devlet görevlilerinin itirafları, ortaya dökülen kimi gerçekler...
Ancak tüm bunlar devede kulak şimdilik. Daha alınacak uzun bir yol var; devleti gerçeklerle yüzleştirecek, suçlarını itiraf ettirecek, failleri cezalandıracak, suç mekanizmalarını kalıcı olarak dağıtacak uzun bir yol.
Halen kayıp dosyalarının zamanaşımından kapatılmaya çalışıldığı, gerçeklerin üzerinin örtüldüğü, faillerin korunduğu, devletin zorla kaybedilmenin önlenmesine dair uluslararası sözleşmeyi imzalamadığı, iç hukukunda gözaltında kaybetme suçunu insanlığa karşı suç başlığı altına almadığı gerçekleri ortadayken, ısrarlı bir mücadeleye ihtiyaç olduğuna şüphe yok. Hele hele devletin halen çatışma ve savaş halinde ısrarı hatırlanırsa.
Bilinen en eski kayıbın yakını Mehmet Bozışık ölene kadar kardeşinin izini sürdü. Baba Ocak, Berfo Kırbayır ve Ramazan Doğan’da gerçeklere ulaşamadan ayrıldılar hayattan. Şimdi kayıpların kardeşleri, torunları, yeğenleri sürdürüyor takibi.
Yapılan bir kazıda kemiklerine ulaşılan Süleyman Seyhan, Mehmet Emin Aslan ve Seyhan Doğan’dan sonra geçen yıl Kızıltepe Aysun Köyünde bir kuyuda yapılan kazıda çıkarılan kemiklerden birinin 1995 yılı Dargeçit kayıplarından 21 yaşındaki Abdullah Coşkun’a ait olduğu tespit edilmişti. Cumartesi meydanından seslenen Coşkun’un yakınının sözleri şöyle; "… İz sürdük, Abdullah’ın kemiklerini kuyularda bulduk. İz süreceğiz, failleri de bulacağız!" Başka söze hacet var mı?