
Cihan DENİZ
Bu yıl, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünün 70. yılı. Bundan tam yetmiş yıl önce, 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Birleşmiş Milletler tarafından kabul edildi.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile ilgili olarak hiç unutulmaması gereken bir gerçek, bildirgede tanımlanan hakların ve özgürlüklerin, egemenlerin ezilenlere verdiği bir lütuf değil, tersine ezilenlerin büyük bedeller pahasına kazandığı hakların ve özgürlüklerin tanınması olduğudur. Diğer bir ifade ile bu haklar, insanlık tarihinin ilk gününden bugüne her türlü köleliğe, işkenceye, sömürgeciliğe karşı dünyanın dört bir yanında direnen halkların, sınıfların, kadınların mücadelesinin sonucu iktidarların tanımak zorunda kaldıkları haklardır, özgürlüklerdir.
Tam da böyle olduğu için iktidarlar ise halkların özgürlüklerinin ve haklarının tanınmasını kendi güçlerinin gasp edilmesi, ellerinin kollarının bağlanması olarak görmektedir. Buna bağlı olarak da, iktidarlar açısından tanımak zorunda kaldıkları bu haklar ve özgürlükler, ilk fırsatta ortadan kaldırılması, bu olmuyorsa daraltılması gereken bir konu olarak görülmektedir.
Coğrafyamız, iktidarların haklara ve özgürlüklere bakışı açısından daha da sorunludur. Bunun bu yazının konusunu çok aşan kendi tarihsel, sosyolojik ve siyasi nedenleri vardır fakat şu bir gerçektir ki haklara ve özgürlüklere iktidarların bakışı her zaman araçsal olmuştur. Haklar ve özgürlükler iktidarda olan veya iktidar adayı olan farklı kesimler ve güçler açısından her zaman rakip güçlere karşı bir meşruiyet zemini olarak kullanılmış ve iktidarlar açısından bir ayak bağı olarak görülmeye başladığı anda da ortadan kaldırılmıştır. On dokuzuncu yüzyıldan başlayarak özgürlük vaadi ile iktidara gelenler açısından özgürlükler yönünde atılmış tüm adımlar çok kısa bir süre içinde kendi “ilahi” iktidarlarının gasp edilmesi olarak görülmeye başlanmıştır; gerek halkların mücadelesi sonucu gerek dış güçlerin baskıları ile tanımak zorunda kaldıkları her hak ve özgürlük iktidarları önünde bir engel olarak değerlendirilmiştir.
Bugünkü iktidarın öykündüğü, kendine model aldığı II. Abdülhamit ile başlayalım. Kendisi anayasa vaadi ile tahta çıkan II. Abdülhamit, ilk fırsatta vaat ettiği anayasayı askıya almış ve kendi keyfi ve despotik yönetimini tesis etmişti. Abdülhamit istibdadına karşı özgürlükler adına mücadele edip iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en büyük icraatı ise Ermeni Soykırımı’dır. Devamında, saltanata karşı sözde halkın egemenliğini tesis ettiklerini iddia edenlerin başta Kürt halkı olmak üzere tüm ötekileştirilmiş kesimlere neler yaşattığı hala hafızlarda canlıdır. Aynı şekilde tek parti zihniyetine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan Demokrat Parti’nin iktidarında hakların ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, bu zincirin bir diğer halkasıdır. Bugün de değişen bir şey yok. Bu döngüsel oyunun son perdesini bizzat bizler yaşıyoruz. Mevcut iktidar da özgürlüklere ve haklara aynı araçsal bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Haklar ve özgürlükler ancak kendi iktidarını beslediği, onu büyüttüğü sürece anlamlıydı. Tersi bir durumda ise bir ayak bağı olarak görülen haklar ve özgürlükler adım adım ortadan kaldırılmaktadır.
2015 Haziran seçimleri sonrası hızlanan faşizmin inşa sürecinde gelinen noktada, bırakalım ikinci veya üçüncü nesil hakları en temel hak ve özgürlüklerin bile varlığı sorgulanır bir hal almıştır.
En başta, en temel hak olan yaşam hakkı açısından, her şeyi bir yana bırakalım, bodrumlara şahit olduktan sonra bu ülkede bu hakkından söz edebilmenin imkanı var mıdır? Aynı şekilde insansal varoluş açısından en az yaşam hakkı kadar önemli olan düşünce ve ifade özgürlüğü açısından da durum farklı değildir. “Çocuklar ölmesin” diyenlerin hapis ile cezalandırıldığı bir coğrafyada düşünce ve ifade özgürlüğü, eğer varsa, sadece “Gezicilerin kafası kesilmeli” diyenler insan görünümlü iblisler için vardır; barış isteyenlerin kanları ile banyo yapmayı hayal eden çeteciler için vardır. Toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi en temel hak ve özgürlükler açısından da değişen bir şey yoktur. Tüm bu konularda da durum, darbe dönemlerine veya tek parti dönemine bile rahmet okutacak derecede geriye gitmiştir. Bugün neredeyse müdahale edilmeyen tek bir eylem, basın açıklaması yoktur. Olağanüstü Hal ilan edildikten sonra kapatılan derneklerin, vakıfların ve diğer örgütlerin sayısı yüzleri bulmaktadır. Aynı şekilde, başta HDP olmak üzere muhalif siyasi partilerin maruz kaldığı baskıların geldiği düzey karşında örgütlenme özgürlüğünden bahsetmek neredeyse imkansızdır.
Sonuç olarak, içinden geçtiğimiz süreç bize şunu bir kez daha çok acı bir şekilde hatırlatmaktadır: sahip olduğumuz tüm haklar ve özgürlükler bunları büyük bedeller vererek ve mücadeleler sonucu iktidarların elinden söküp alanların bize bıraktığı en kutsal mirastır ve bu mirası yine büyük bedelleri göze alınarak ve mücadele ederek koruyabiliriz, daha da daha da geliştirebiliriz. Dolayısıyla, özgürlüğümüzün en büyük güvencesi onlar için vereceğimiz mücadelelerin büyüklüğüdür.
Tersi ise hem kendi tarihimizdeki acı tecrübelerden göreceğimiz gibi hem de en yakıcı olarak bizzat bizlerin yaşadığı gibi, bu hakların ve özgürlüklerin teker teker elimizden alınmasıdır. Her tereddüt, her geri duruma bir hakkı, bir özgürlüğü daha kaybetmemiz anlamına gelmektedir.