* Yeni bir paradigma oluşuyor. Soğuk savaş sonrası 30 yılda devletlerin çılgınlaştığını görüyoruz. Daha önce akla, hayale gelmeyecek fikirler, siyasetler, yaklaşımlar var. Ama buna karşı muhalefetin bir paradigması yok.
* Şu an dünyada, “olağanüstü hal ekonomisi” uygulanıyor. Bildiğimiz ekonominin işlemediği bir dönemden geçiyoruz. Bunun arkasında kalan şey tabi ki bir mücadele alanı.
* Belki çok erken, ama bu krizin yükünü yoksulların ve sosyal güvencesi olmayanların taşıyacağı görülüyor. Buna karşı ise özgürlükçü dünya tahayyülü olan kesimlerin mücadelesi belirleyici olacaktır.
BARIŞ BALSEÇER
Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan Covid-19 virüsü tüm dünyaya yayıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi olarak duyurusu sonrasında birçok ülke tedbirler alarak, salgının hızlı yayılmasını engellemeye ve salgını kontrol altında tutmaya çalıştı. Ancak salgınla birlikte zaten otoriter olan Macaristan, Türkiye ve Brezilya örneğinde görüldüğü üzere baskıcı rejimler ortaya çıkıyor.
Akademisyen Yektan Türkyılmaz, yaşadığımız pandemi sürecini “yeni bir paradigma oluşuyor, devletler çılgınlaşıyor’’ sözleriyle değerlendiriyor.
Tam da bu noktada özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya düşleyenlerin bir paradigma geliştirmediğine dikkat çeken Türkyılmaz, “Bir Zapatistalar, bir Rojava dışında –ki buralarda da durum kırılgan halde- muhalafetin elinde karşı paradigmanın inşa edilmeye çalışıldığı bir anı bile yok. Bu çıldırmanın karşısında, bugüne kadar aklımıza, hayalimize gelemeyecek, düşünemediğimiz düzeyde bir muhalefetin ortaya konulması gerekiyor’’ diye konuştu.
“Aslında bu pandemi, bu kıyamet anı ve bu hakikatle yüzleşme anıdır’’ diyen Türkyılmaz sorularımızı yanıtladı.
Pandemi ile beraber yaşanan durumun “kapitalizmin krizi” olduğu değerlendirmesi söz konusu. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Bu belirlemede analitik bir sorun söz konusu. Öncelikle “kapitalizm” dışında elimizde bir model yok. Dolayısıyla, “kapitalizm” dediğimiz de insanlık medeniyetinin geldiği şu an ki halini anlatıyoruz. Dahası, 20. yüzyıl kapitalizmin ve de sosyalizmin birlikte deneyimlendiği bir dönemi de içeriyor. Ve bu döneme baktığımızda sosyalist rejimlerin de felaketler karşısındaki sabıkasının çok temiz olmadığını görebiliriz.
Tabi ki sosyalist rejimler kamu sağlığıyla daha ilgiliydiler. Ama ekolojik problemler, sosyal ve ekonomik kriz ve facialarla nasıl ‘baş ettiklerini’ hepimiz biliyoruz. Buna örnek olarak Sovyetler Birliği dönemindeki Çernobil Felaketi ve Çin’de 1958 – 1961 yıllarında başlatılan ve büyük kıtlığa dönen ‘Büyük İleri Atılım’ı gösterebiliriz. Dolayısıyla sosyalist rejimlerin de hem felaketleri yaratmak hem de kamu sağlıyla ilgili krizlere müdahale konularında sabıkalarının temiz olmadığını söyleyebilirim.
Ama yaşanan pandeminin mutlaka -ki “kapitalizm” ile yakın ilgisi bulunuyor. Çünkü kapitalizm bütün hayatı işgal eden, dokunmadık coğrafya bırakmayan bir sistem ve kapitalizm, 1990 sonrasında insanlığın durumunun adı. Bu haliyle de Covid-19 salgınının medeniyetimizin krizi olduğunu düşünüyorum.
Buna bağlı olarak, baskıcı ve otoriter rejimlerin daha da belirginleşeceği düşünülüyor. Son Macaristan örneğinden yola çıkarak, konu ile ilgili öngörünüz nedir?
Dünyada bir otoriterleşme eğilimi zaten var. Yani pandemi öncesinde de bu durum konuşuluyor, biliniyordu. Kısacası dünya, Covid-19 pandemisi ile boşlukta karşı karşıya kalmadı. Küresel düzeyde, daha fazla kontrol, daha dışlayıcı, fanatik ideolojilerin popülerleştiği ve daha agresif kapitalist rekabet eğiliminin güçlü olduğu anda bu pandemi karşımıza çıktı. Bu konu üzerine yazan, çizen, düşünen çoğu kişinin -ki benimde katıldığım düşünce- genel olarak dile getirdikleri, sürecin varolan trendleri hızlandırabileceği yönündedir.
Tam da bu noktada şunların altını çizmek gerekiyor: Birincisi, küresel eğilimler ne çabuk ortaya çıkar ne de bir anda yön değiştirir. Yani Covid-19 pandemisi sonrasında, bambaşka bir dünyaya uyanmayacağız. Eğer köklü değişimler bırakarak bir yere evrilecekse, zaten bildiğimiz bir dünyanın farklı versiyonuna tanıklık edeceğiz.
İkincisi; genel eğilimler olmakla beraber ülkelerin pandemiye karşı önlemler konusunda farklı tepkiler ortaya koyduğunu görüyoruz. Birinci örnek olarak Çin’i gösterebiliriz. Çin artık nüfusun var olan dijital gözetlenmesine biyolojik kontrol boyutu ekliyor. Bu konuda kurumsallaşmaya doğru adımlar atıyor. Bu bir değişim eğilimidir.
Macaristan’da gördüğümüz otoriter bir rejimin neredeyse monarşiye dönüşme sinyalleri vermesi. Bir diğer örnek olarak Almanya’nın başını çektiği eğilim örnek alınabilir. Bu eğilim de, sosyal ve ekonomik hayata daha müdahil bir devlet ve bununla asgari refahı sağlama konusunda daha kuvvetli bir eğilimidir. Bunun içerisinde tabi ki halk sağlığı da var. Bu da farklı ülkelerin değişik yönlere gidebileceğini işaret ediyor.
Ama bu eğilimlerin hepsinin ötesinde başka bir şey var. Şunu unutmamak gerekiyor; yaşadığımız dönem, devlet güçlerinin ve sermayenin tarihin hiçbir döneminde olmadıkları kadar kontrol teknolojilerine sahip oldukları bir dönem. Bu salgının muhtemel bir sonucu bu gözetim teknolojilerin daha meşrulaşmasını ve kitlelerce sorgulanamaz veya gönüllü kabulüne dönüşmesini sağlayabilir.
Tabii ki bu teknolojiler zaten vardı. Ama yine de bu teknolojilerin kullanılmasına karşı kaygılar bulunuyordu. Bununla birlikte salgın olmasaydı bu teknolojilerin kullanılmasına karşı muhalefet ve direniş olabilirdi. Ama şu anda krizle beraber yaşanan aciliyet hissi ve ne pahasına olursa olsun pandemi ile mücadele edilmesi gerektiği ile ilgili genel kanı, aradaki makasın daralmasını, yani eldeki teknolojik kontrol araçlarının normlaşması tahakkümünü kolaylaştırıyor. Bu, genel eğilim olacak gibi gözüküyor ama ülkelerin de spesifik örneklerine bakılarak farklı yönlere yol alacağını da görmek gerekiyor.
Salgın sonrası bir ekonomik krizin yaşanacağı iktidarlar tarafından dillendiriliyor. Oysa kriz başlamadan evvel, bir kriz olduğu biliniyordu. İktidarlar cephesinden yapılan bu açıklamalar, sermaye sahiplerini güvenceye almak ve de faturayı emekçilere çıkarmak mıdır?
Bu süreçte dünyaya baktığımızda, “olağanüstü hal ekonomisi” uygulanıyor. Bildiğimiz ekonominin işlemediği bir dönemden geçiyoruz. Bunun arkasında kalan şey tabi ki bir mücadele alanı. Salgın ekonominin nasıl işlemesi gerektiğinin de ipuçlarını veriyor. İhtimaller içeren cevapları içerse de sorumuz, cevabımız daha eşitlikçi bir toplumun gerekliliğine işaret edecektir.
Belki çok erken, net şeyler söylemek için ama ortadaki ekonomik durum ve muhtemelen bildiğimiz veya tahmin ettiğimiz, emekçi kesimlerin sırtına yüklenmesi eğiliminin yaygın olacağıdır. Veya, bu krizin yükünü emekçilerin taşıyacağı daha belirgin olacaktır. Ama yine de belirteyim, tüm bunları ihtiyatla söylüyorum.
Bu bir mücadele alanı. Eşitlikçi, özgürlükçü dünya tahayyülü olan kesimler nasıl tepki gösterecekler veya gösterebilecekler mi, bunu nasıl toplumsallaştırabilecekler bunlar belirleyici olacaktır elbette. Ama en başta dile getirdiğim gibi dünyadaki zaten genel eğilim bu salgın krizi öncesinde muhtemelen çok bahsettiğiniz emekçi, çalışan, yoksul veya sosyal güvencesiz kesimlerin lehine değildi, sonrası için de çok iyimser değilim.
Denetim ve gözetimle beraber otoriter rejimlerin giderek gelişeceği tartışmaları veya varsayımlarını göz önüne alırsak, buna karşı nasıl bir muhalefet ve direniş çıkabilir?
Anglofonların reality check (hakikatla yüzleşme) diye bir tabiri vardır. Yani bu, hakikatın hatırlanması, hakikat ile yüzyüze kalma anımızdır. Dünyanın küresel olarak bir felaketle karşı karşıya kaldığının bir örneği olmadığı halde, Covid-19 pandemisiyle dünya küresel olarak bir krizle karşı karşıya. Salgının ortaya çıkışı, sadece bunun hatırlatıldığı bir an oldu. İklim krizi ile beraber zaten insanlık medeniyetinin geleceği soru işareti altındaydı ve bununla beraberde aslında yeni bir paradigma da oluştu. Aydınlanma görüşü veya 70’lere kadar dünyaya baktığımız zaman bütün ideolojiler, bütün fikirler iyimserlik ve umut üzerine kuruluydu. Yani geleceğin, daha iyi bir dünya getireceği noktası üzerine kuruludur.
Ama en azından son 10 yıldır dünyadaki siyasi düşünceler -özellikle egemen siyasi düşünceler- dünyanın bundan sonra daha iyi bir yer olacağı üzerine değil; daha kötü, yaşanılması çok zor yere dönüşeceği üzerine kuruludur. Yani apokaliptik (kıyamet sonrası) düşünce üzerine kuruludur. Aslında bu pandemi, bu kıyamet anı ve bu hakikatle yüzleşme anıdır diyebiliriz.
Dolayısıyla yeni bir paradigma oluşuyor. Soğuk savaş sonrası 30 yılda -ki dünyanın haline baktığımız zaman, dünyadaki otoriterleşme, özgürlükleri kısıtlama eğilimlerindeki kesimlerin, güçlerin ve daha da genel ifade edersek devletlerin çılgınlaştığını görüyoruz. Yani daha önce akla, hayale gelmeyecek fikirler, siyasetler, yaklaşımlar olunabilir halde. Tam da bu noktada muhalefetle ilgili çok köklü bir sorun var. Muhalefet, daha da somutlaştırırsam özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya düşleyenler ve hatta kapitalizmin ötesinde ütopya geliştirmeye çalışanlar bu 30 yılda, bu çıldırmanın karşıtı bir çıldırma geliştiremediler.
Bir Zapatistalar, bir Rojava dışında –ki buralarda da durum kırılgan halde- muhalafetin elinde karşı paradigmanın inşa edilmeye çalışıldığı bir anı bile yok. Bu çıldırmanın karşısında, bugüne kadar aklımıza, hayalimize gelemeyecek, düşünemediğimiz düzeyde bir muhalefetin ortaya konulması gerekiyor.
Çünkü pandemi bir kez daha hatırlattı ki, çok olağanüstü, sürekli kriz halinde ve daha büyük krizlere gebe bir dünyada yaşıyoruz. Ve buna uygun bir muhalefet anlayışı, özgürlükçü, eşitlikçi paradigma ortaya koymak gerekiyor. Bunun ipuçlarını görsek de, genel bir muhalefet hatı ortaya çıkmıyor.
Daha fazla gözetim ve denetim sahibi devletlerle karşı karşıya kalacağımız yönünde büyük bir kaygı söz konusu.
Birde pandemi ile beraber bunun tersine bakarsak, durumu açıklamada Foucault'un “Panoptikon metaforu” (iktidarın bireyi her yönüyle, her an görebilmesi; her şeyin üstünde ve her şeyi görebilen bir göz olması) sık kullanılıyor. Yalnız “Panoptikon metaforu” mevcut durum için çok uygun değil artık. Mesela Panoptikon’un subjesine bakarsanız, pasiftir. Çaresizlik içerisinde denetlenmekten, gözetlenmekten kaçamayan bir objedir. Şu an dünyadaki genel vaziyete bakarsak kuşku ve endişeyle gözetim ve kontrol isteyen bir subje var. Bu durum, insanları daha da korunaksız kılıyor. Özellikle de özgürlükçü ve eşitlikçi bir ütopyadan daha fazla kar edecek kesimleri giderek çılgınlaşan, otoriterleşen, baskıcı rejimlere karşı daha fazla korunaksız kılıyor. Dolayısıyla eğer çok eski terminolojiyi kullanarak söylersek, subjektif vaziyet maalesef ümitvari bir tablo çizmiyor.
Pandemi ile birlikte iktidarlar dahil herkesten bir empati beklenildi. Ama tam da bu dönemde Türkiye’de İnfaz Düzenleme Yasası meclisten geçti. Ve tutuklular arasında ayrım yapıldı. Aynı zamanda Türkiye İçişleri Bakanı medyada “lime lime edeceğiz. Fotoğraflarını yayınlayacağız” açıklamasında bulundu. Bütün bu gelişmeler çerçevesinde nasıl bir iktidar ile karşı karşıya olduğumuz düşünüyorsunuz?
İmparatorlukların parçalanması ve sonrasında yaşanan katliamlara bakarsak son 100 yıl Kürtler için çok zorlu bir dönem oldu. Bu zorlu dönem içerisinde Türkün Kürde bakışında, Türkiye’de özellikle –kent savaşları dahil- Kobanê ve 7 Haziran seçimleri sürecinde bir kopma yaşandı. Bu kopma şuydu: Daha önce devlet aktörlerinin Kürt meselesine yaklaşımında, değişmez bir formül vardı. Devlete göre “iyi Kürt ve kötü Kürt” tanımlanırdı ve ‘kötü Kürt’ bir sorun çıkarırsa, bu sorunu ortadan kaldırmakta ‘iyi Kürt’ kullanılırdı.
7 Haziran ve Kobanê süreci ile birlikte devlet nezdinde Kürtler arasında “iyi ve kötü Kürt” ayrımı ortadan kalktı. Yani Kürdün Kürtlüğüne dayanarak devletinin olması bile ortadan kalktı. Bu tabi ki alarm zillerinin çalması demektir. Ayrıca mevcut iktidarın 15 Temmuz sonrası siyaseti tamamen günü kurtarmaya dönüktür. Bu, anlık tepki ve hamlelerle işleyen, kaotik bir durum barındıran bir siyasettir.
Türk devleti hem içeride hem dışarıda Kürt meselesinde stratejik duruyor. Bunu varoluşsal bir tehdit olarak görüyorlar. Mevcut hal çok köklü bir değişime uğramadan Kürt meselesine yaklaşımın değişeceğini düşünmüyorum. Dolayısıyla durum pandemiyle de değişmeyecektir.
Şu andaki Kürtlere yönelik siyaset, bu rejimin en stratejik, en ısrarcı ve tutarlı davrandığı konudur. Bunun dışında böyle bir örnek bulunmuyor. 90’lı yıllar ve de öncesine baktığımızda Kürtlere karşı savaşta, devlet cephesinin de Kürt aktörleri olabiliyordu. Mevcut rejim Kürtlüğü üzerinden devlet taraftarlığına bile meşruiyet alanı bırakmıyor.
Türk devletinin Kürtlere karşı bu yeni stratejik savaşının uluslararası boyutu nedir? Bugün kayyum atamaları, işgal, devletin gerçekleştirdiği katliamların uluslararası siyaset ile doğrudan bir ilişkisi var mı?
Biraz önce soğuk savaş dönemine bir göndermede bulunmuştum. Sovyetler dönemindeki “iki başlı dünyadan” , “kaotik bir dünyaya” geçiş yaptık. Yeni dönemi, Kürtler adına imkanların arttığı bir dönem olarak okuyabiliriz. Ama diğer yandan ise Kürtler adına, çok büyük tehlikeler yaratan bir dönemdeyiz. Bunu büyük bir tehlikeye dönüştüren ise Kürtlerin bugüne kadar ki askeri güçlerine denk ve hatta onun ötesinde siyasi bir güç geliştirememiş olmalarıdır. Kürtlerin tıkandığı nokta da burasıdır.
Yani Kürtlerin direnişlerinde, karşı koymalarında bir sorun yok. Bunu siyasi temsiliyete, siyasi kazanıma dönüştürememelerinin en acı örneğini ise Rojava’da gördük. ABD ile YPG arasında ilişki, tamamen askeri ittifaka indirildi. Bu birlikteliğin siyasi boyutu, ittifak yapan tarafça boğuldu. Bu, çok büyük bir problem.
Türk devletinin salgın karşısında verdiği mücadele ve aldığı önlemler yeterli midir? İçişleri bakanı Soylu’nun Erdoğan tarafından kabul edilmeyen istifasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin salgın karşısında yaptığı şey, “hiçbir şey yapmamaktır.” AKP rejiminin çok ayırt edici bir özelliği var; o da krizsever olmasıdır. AKP krizlerle var oldu. Ama salgın krizi ile beraber AKP ilk kez imal edilmemiş bir kriz ile karşılaşıyor. Bundan önceki krizlerin hepsi AKP tarafından çok büyük dönüşümlerin araçları olarak kullanıldı. Krizler iktidar tarafından, çok farklı siyasetlerin, çok farklı söylemlerin geliştirilmesinin aracı olarak kullanıldılar.
2015 yılından bu yana rejim, sıkıyönetimle işletildi. Yani Türkiye’de devletin kaynakları, sivil bürokrasinin kurumları, usülleri, diplomatik ilişkileri... bunların hepsi dağıtıldı. Yani burdaki yıkımla bu rejim işliyor. Gelinen nokta itibariyle rejim de reality check (hakikatla yüzleşme) yaşıyor. O da, şudur; gerçek bir kriz var. Ve bu gerçek krize karşı yeni bir şey yapmamak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.
Bakınız, erkin en tepesinde bakanlar, valiler, rejim blokunun müttefikleri ve diğerleri bu kriz karşısında ne yeni, farklı bir şey diyebildiler, ne de alışılmadık bir uygulamaya geçtiler. Yaptıkları şeyler aşina olduğumuz, kudret böbürlenmesi, inkar, başkalarını suçlamak ve mesul tutmak, itirazları kriminalize etmek. Bunlar zaten çok bilindik psiko-politik taktikler. İktidar bloku bu bilindik taktikler dışında yeni bir şey geliştirmedi. Ve hatta bugüne kadar –şu an tabi durum değişti- krizi fırsata dönüştürme fırsatı görüyorlar. Ama şu ana kadar rejimde bir değişikliğe gitme -Macaristan örneğindeki gibi- cüreti de göstermediler.
Macaristan gibi otoriterleşme eğilimi göstermemelerinin temel sebebi zaten Türkiye’deki rejimin zaten otoriter bir rejim olması değil mi?
Macaristan’da seçimler kaldırıldı, parlemento işlevsiz hale getirildi. Türkiye’de parlemento işlevsiz ama kağıt üzerinde bir işlevi var. Şunu demek istiyorum: Türkiye’nin temel taktiği pandemi krizini; ekonomik, sosyal, siyasi hayatı eskisi gibi tutarak atlatmak. Bu durumun kendilerince bir rasyonel hali bulunuyor bence. Fırsata çevirdikleri nokta da budur diyebilirim. Çünkü, gerçek ve hakiki bir krizle karşı karşıyalar. Mevcut rejimin Türkiye’yi getirdiği hal itibariyle zaten böyle bir gerçek krizle hakkıyla mücadele edecek bir ekonomik, bilimsel, kurumsal bir yapısı da bulunmuyor. Bu salgın ile doğru şekilde mücadele edecek akademik kadro kalmadı. Düşünün ki Türkiye’de tek koronavirüs uzmanı KHK’lı.
Ve dolayısıyla mevcut iktidar, bu salgın ile hakkıyla mücadele etmektense, buradan çıkacak göreceli imkanlardan faydalanmayı strateji olarak belirlemiştir. Bu imkanlar elbette Türkiye içinde ortaya çıkacak imkanlar değildir. Türkiye için bu göreceli imkanlar da şunlardır: Mesela Erdoğan’ın salgın ile ilgili açıklamalarına bakıldığında, ısrarla Türkiye’nin başka ülkelere göre daha iyi durumda olduğunu vurguladığı görülüyor. Bana öyle geliyor ki, krizin uzun sürmeyeceği beklentisi içerisindeler. Ki bu bir kumar elbette.
Bütün dünya kaynaklarının neredeyse tümünü korona ile mücadeleye adamışken, Türkiye hem üretimini, hem ekonomisini, hem de sosyal yaşamını eskisine en yakın noktada tutuyor. Salgına karşı ise en az kaynak ayrılmış durumda. En nihayetinde bu kriz bittiğinde, diğer ülkelere göre daha önde çıkmak çabasındalar. Bence fırsat olarak gördükleri maalesef budur.
Mevcut rejimin fırsata çevirmek istediği şey aynı zamanda halk sağlığı ile kumar oynamak olduğunu altını çizeyim. Salgına karşı alınan tedbirler, yapılabilecek şeyler; mecburi duruma karşı yapılabileceklerin en asgarisini yapma eğilimidir. Rejimin alınan tedbirlerde çizdiği kırmızı çizgi ise üretim hayatının yani ekonominin etkilenmemesidir. Şu an uygulanan kısıtlı sokağa çıkma yasaklarında belirlenen 65 yaş üstü, 18 yaş altı ve haftasonları sınırının temel amacı da budur. Bu sınırlara bakıldığında, üretimi sürdüren kesimlerin ise çalışmaya devam etmesini sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bu ise salgının hem giderek yayılmasını ve virüsten etkilenerek yaşamanı yitirenlerin sayısında bir artış demektir. Mevcut iktidar bloku, virüsten etkilenecek olan nüfusa yönelik maliyeti olan tedbirleri maalesef almıyor.
Maliyeti yüksek bu tedbirleri almak için bir ekonomi gerekiyor. Türkiye’nin böyle bir ekonomik gücü bulunuyor mu?
Eğer, -ki iktidar samimi şekilde ekonomik durumu açıklayıp, “zaten mevcut koşullarımızla pandemi ile nasıl başedeceğiz?” derse, yukarıda belirttiğim önlemler ve rejimin olası durumu fırsata çevirme yönlü siyaseti makul görülebilir.
Türkiye ekonomisinin uzun dönemdir yalpaladığı zaten bilinen bir gerçek. Ama bu durum, ekonomik kaynakların pandemi ile mücadeleye yönlendirilememesini anlamlandıramaz. Burada yapılan eldeki kanyakları en asgari düzeyde pandemiye karşı mücadelede kullanmaktır. Trump ABD’sinde bile salgına karşı açıklanan ekonomik pakette, çalışmayanlara, geliri olmayanlara ve evsizlere yardımlar var. Türkiye’de açıklanan ekonomik paket ise işverenlerin nasıl kurtarılacağına dönüktür.
Türkiye’de iktidar “Biz bize yeteriz!” kampanyası düzenledi. Bu kampanya pandemi ile mücadelenin ekonomisini oluşturabilecek mi?
“Biz bize yeteriz” kampanyası esasen ekonomik bir kampanya değildir. Yukarıda da belirttiğim gibi rejim, ekonomiyi, sosyal ve siyasal yaşamı pandemi öncesinde tutmaya çabalıyor. Kampanya, rejimin kendisi dışındaki kesimlerin alternatif yatay ve dikey dayanışma ağlarını geliştirmelerinin önüne geçme çabalarının bir sonucudur.
Özellikle CHP Büyükşehir yardım kampanyalarının pandemi ile mücadelede etkin hale gelmesinden duydukları bir tehdide karşı aldıkları bir önlemdir. Temel kaygı, iktidarı kaybetmektir. Yani kampanya olarak duyurdukları şey aslında tümden yardım kampanyalarını ortadan kaldırmaktır.
İçişleri Bakanı “HDP’de kampanya düzenler” diyerek açık açık rejimin kaygısını ifade etti. Yani “HDP’de yapar” demek, “Kürtler bu kampanyayı yapar” demektir. Zaten 2015 sonrası dönüşümün en önemli belirtisi, Kürtler arasındaki yatay dayanışma ağlarını tümden bertaraf edilmesi ve de ortadan kaldırılmasıydı. Dikkat edin, mevcut iktidarca kapatılan derneklerin içerisinde çocukları koruma, yaşlıları ve durumu olmayan kesimleri destekleme dernekleri de bulunuyor. Buradaki amaç bir tek Kürtler arası siyasi örgütlenmeyi durdurmak değil, Kürtlerin kendi aralarında da dayanışma geliştirmesini sağlayacak kanalların hepsini tıkamaktı. Şu an da aynı durum Kürtlerle devam etmekle birlikte, özellikle büyükşehirleri kaybetmelerinden sonra bir benzeri artık Türkiye'de de uygulanıyor.
AKP bundan başarılı çıkacak mı? Süleyman Soylu'nun istifasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burada başarı ölçütümüzün ne olduğunu ortaya koymak önem kazanıyor. Metropol Araştırma Şirketi’nin Mart ayında yaptığı bir araştırma, Erdoğan’a olan güvenin 55.8’e yükseldiği yönünde. Aynı şekilde salgın sürecinde Trump'ın popülaritesi de hiçbir zaman olmadığı kadar yüksek. İlginç olan bu iki lider krizi yöneten en kötü liderler arasında görülüyor.
Dolayısıyla krizin yarattığı olağanüstü hal söz konusu. Toplumda artan bir endişe var ve herkes bir gücün kendisini kurtarmasını arzuluyor. Gerçeklikten de uzak olsa böyle bir arzu söz konusu. Bu araştırmalar kriz bittikten sonra insanların genel davranış değişikliğini açıklayan araştırmalar değildirler. Dolayısıyla araştırmalarda ortaya çıkan Erdoğan veya Trump’a olan güven artışı, başarı ölçütü olarak görülemez.
Yine buradaki başarı, ölçü kriz sonrası iktidarda kalmak ise bunu şimdiden öngörmek çok zor. Çünkü karşı halin, muhalefetin mümkün olmadığı bir durum söz konusu. İnsanların ve genel anlamda muhalefetin, eli kolu bağlı durumda. Zaten bir anda yenilmesini beklememek gerekiyor.
İçişleri bakanının istifası ve sonrasında istifasının kabul edilmemesinin etrafında örülen dramla da ortaya çıktı ki, rejimin içerisindeki sıkıntı, kabile savaşlarıdır. Türkiye artık kabileleşmiş bir devlettir. O kabileler birbirinden çok farklı çıkarlar tanımlıyorlar. Birbirleriyle ideolojik doktiriner yakınlıkları yok. Nüfuz genişletme çabasındalar. Yani istifa ve istifanın kabul edilmemesindeki 24 saat, bu kabile savaşlarının göstergesi oldu.
Bu salgın sürecinde de gördük ki rejim blokunda yer alan bir çizgi, rejim blokunun yetersizliğinin yarattığı bir açığı gözüne kestirdiği diğer rejim blokuna karşı silaha dönüştürüyor. Dolayısıyla istifa ve istifanın kabul edilmeyişi rejim bloku içerisindeki çatışmaların göstergesidir. 1 Haziran İstanbul seçimi sonrasında savaş siyasetiyle rafa kaldırılan veya dondurulan iç hesaplaşma en ufak bir fırsat bulduğu zaman püskürüyor.
Kısacası muhalefetin yeterliliğinin ötesinde, rejim blokunun kendi içerisindeki bu çatışmalara baktığımızda, rejim açısından durumun çok da iyi olmadığı anlaşılıyor.