‘Barış’ görüşmelerine sevinenlere bir kaç soruyla bir kez daha düşünmelerini öneriyorum. Acaba “barış” görüşmeleriyle “meşru savunma savaşı”nın bahar hamlesinin önüne mi geçilmek isteniyor? Acaba egemen sınıf ve onun adına devleti yöneten AKP aniden insafa mı geldi? Yoksa gerillanın 2012 başarısı ve 2013’ün devrimci gelişmesinin AKP’yi iktidarından edebileceği bir sürece doğru gidişin yarattığı korkuyla bunun önünü aceleyle kesme manevrası mı yapılıyor? veya yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden başarıyla çıkmasına engel olacak gelişmelerin önüne mi geçilmek isteniyor?
AKP’nin sahte barış havası yaratmasının, “Türkiyeli anneleri” yardıma çağırmasının, “aman provakasyonlara dikkat” diyerek herkesi tedirgin etmesinin ve bir telaşa sokmasının kurnazlığı nedendir acaba? AKP’lilerin başbakanı Erdoğan, birden bire rüyasında bir evliya mı gördü de komploculardan bahsetmeye ve “barışı sağlayacak lider” görüntüsü çizmeye başladı? Acaba tarihsel efendileri Muaviye, Yavuz Sultan Selim, Kuyucu Murat Paşa ve Ebusuud Efendi çizgisinden vaz mı geçti de birden bire barış sevdalısı oldu ve ülkeyi düşünmeye başladı? Gerçekten barış istiyor ve muhataplarını ciddiye alıyorsa, neden devletin maaşlı memurları olan MİT-asker yerine, yönetici bakanlarıyla; siyasi sorumluluk üstlenerek görüşmeleri yürütmüyor? Oysa Kürt tarafı kendi başkanı ve liderleriyle en üst düzeyde görüşüyor. Devletler arası ilişkilerin ciddiyetini belirtmek için görüşmelere bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı düzeyinde muhatap belirlenir. Önemsiz görülen ve ciddiye alınmayan görüşmelere ise alt düzey memurlar gönderilir. AKP, devletin bu geleneğinden olacak ki, Kürt halkının en üst düzey sorumlularıyla katıldığı görüşmelere, bu kanlı savaşın yürütücülerinden olan MİT memurlarını göndererek aslında onları ciddiye almadığını göstermiş oluyor.
Bu durmuda Kürt tarafını temsil edenlerin şu itirazı yapma hakkı da doğmuş oluyor: “Bir halkın ve ülkenin kaderi üzerinde görüşmeleri memurlarınızla değil, doğrudan devletin üst düzey sorumlularıyla; karar verici makamlarıyla yaparız. Memurlarınızı çekin kendiniz karşımıza çıkın. Yoksa bizi oyaladığınızı ve ciddiye almadığınızı düşünerek görüşmelere katılmayız!” Bu tavırla hem AKP’nin planları bozulacak, siyasi sorumluluk ve karar vericilik yetkisi olanlarla görüşmelere katılmadığı için ciddi yaklaşmadığı açığa çıkartılacak hem de boşa kürek çekilmemiş olunacaktır. Bunlar olmadığı için, olan şudur: AKP Kürtleri ve önderlerini küçümsüyor, ciddiye almıyor, aşağılamış oluyor, “siz bizim gözümüzde bir hiçsiniz” demiş oluyor ve bununla da psikolojik baskılama altına almayı planlıyor. Bunda başarı sağlarsa istediği şekilde sonuç alabileceğini hesaplıyor.
 AKP, entegre stratejisinin bir gereği olarak çok sinsi, kanlı ve bol taktikli bir operasyonu adım adım örüyor. Oyalıyor, beklentiye sokuyor, tedirgin ediyor, askeri yığınak yapıyor, ciddiye almıyor, memurlarını görüşmelere göndererek siyasi sorumluluk almayarak yarın için manevra yapma alanı yaratmış oluyor, barış havası yaratarak gevşetiyor ve vurarak kendi çizgisinde ilerliyor. Bir yandan da onun bu yaptıklarından rahatsız olanları yatıştırmak ve iyi niyetli ve adaletliymiş gibi bir kaç KCK davası tutuklusunu serbest bırakıyor ve puan toplamaya çalışıyor. Zaten bu tutuklamaları bugün taktik amaçlı kullanmak amacıyla yaptığına aylar öncesinden dikkat çekmiştim. Zaten gelişmelerde bunu doğruluyor.
Kısacası bu görüşmelerin her yanından ciddiyetsizlik ve oyalama akıyor. Bunun sinsi bir plan olduğunu şu bir kaç veri bile ispatlamaktadır: 1- Roboskî Raporu, 2- Operasyonlar, 3- Sınıra Askeri yığınak, 4- Resmi rakamla 71.907 Korucu’ya Bitlis’te 1159 Korucu kontenjanı daha açılması, 5- Avukatların  Öcalan’la görüşmesine izin verilmemesi, 6- Devletin hala bir proje ile ortaya çıkmaması, 7- Görüşmelere siyasi temsil düzeyinde katılmaması, 8- Silopi’de Termik Santral’in açılışındaki protokale, 52 Faili belli cinayet zanlısı Kamil Atak’ı oturtması, 9- PKK’yi hala “terörist örgüt” olarak telafuz etmesi, 10- Hazırlanmakta olan yargı paketinde hak ve özgürlüklerden yana olunmadığının açığa çıkması... Bütün bunlara itiraz edenlere de, sanki çok önemli kararlar alacakmış ve barışı getirmek üzereymiş gibi de “aman sürecin hassasiyetine zarar vermeyelim” telkinleriyle sesleri kısmaya çalışmaktadır.
Kuşkusuz A.Öcalan ve KCK bunların farkında olarak, onların bu açıklarından yararlanmaya ve buradan halklar lehine kazanımlar elde etmeye çalışırken, diğer yandan da hem barıştaki ciddiyetini ve samimiyetini gösteren duruşlar sergilemekte ve hem de şiddetli bir savaşa karşı hazırlıklarına ara vermemektedir. Çünkü Özgürlük Hareketi, TC’nin tarihindeki vahşeti, hile ve oyunları bilmekte ve yaşamaktadır. Bu nedenle A.Öcalan ve Özgürlük Hareketi, şehitlerin kanı ve halkımızın acıları üzerinden bir kölelik antlaşması yapmayacak kadar tarihi sorumluluğunu layıkıyla taşımaktadır.
Elbetteki bu görüşmeler, tüm oyalama, kandırma ve hilelerine rağmen, devleti ve herkesi daha da deşifre edecek bir süreç olma özelliğine de sahiptir. “Devlet aklı”nı sürece müdahale etmeye çağırarak oligarşik diktatörlüğün çıkarlarını savunduğunu bir kez daha ispatlayan CHP’nin gerçek yüzünün daha da açığa çıkması kadar, parti ve önderliğin ülke ve dünya kamuoyunda samimi, tutarlı kararlı ve barışın gerçek savunucusu olduğunun gösterilmiş olması da bunlardan bazılarıdır. Barışı örmek için projesini tüm demokratik ve devrimci çevrelerle ortaklaştırma gayreti de bunun en sağlam yanıdır. Demek oluyor ki, bir yandan Devrimci Halk Savaşı’nın bir hamlesine daha hazırlanılırken, diğer yandan da “barış masası”ndaki mücadelede ısrarlı olmak, ikili mücadelenin de bir gereği olmaktadır. Bu nedenle, görüşmeleri “teslimiyet ve güçsüzlük” olarak görmek yerine, savaşan güçlerin stratejilerinin taktikleri, fırsatları değerlendiren manevraları ve samimiyetlerin sınandığı görüşmeleri olarak görmek daha isabetli olmaktadır. Savaş ve barış süreçleri içiçe yaşanmaya devam ediyor. Ayrışma ve netleşmeler belirginleşiyor. Barış, savaş kadar yakınımızda. Kaos aralığı devam ediyor. Her olasılığa hazırlıklı olan kazanacak!