Artık herkesin ipliği pazarda! Muktedirin muhtarlarla bilmem kaçıncı toplantısında tembihlediği gibi kim “terörist” kim değil artık kolayca öğrenebileceğiz. Ev adreslerimiz, TC ve telefon numaralarımız bir tıkla ellerinin altında… Ne dedik, ne yedik, ne içtik zaten Facebook, Twitter gibi yerlerden kendimizi ihbar ediyoruz. Ama o mecralarda iradi olarak yazdığımız her söz, yaptığımız her eylem iktidarı kesmiyor. Daha fazlasına ihtiyacı var!
En son seçimlerdeki seçmen kayıtlarının tam listesi ve o listede yer alan adreslerimiz de internette dolanıyor. Fena halde izleniyor, dinleniyoruz! Sokağa adımımızı attığımız anda “büyük gözaltı” başlıyor. Diyelim bir çift ayakkabı aldık ya da sağlık sorunları nedeniyle özel bir hastaneye yolumuz düştü, devletin kayıtlarında neremiz ağrıyor, nerelere para harcıyoruz belli. Çünkü artık alış-verişlerde de TC no’su gerekiyor. Olur a, vergi kaçırıyoruzdur falan. Malum devlet böyle hırsızlıkları hiç sevmez, bir hırsızlık yapılacaksa onun da âlâsını bizzat kendi yapar.
Muhbirliğin ilginç bir psikolojisi olmalı. Sadece kendini tehdit altında görmek başlıca sebep sayılmaz, etrafa da kötülük saçacağını düşündüğü kişilerden kendini ve devletini korumak ister. Kötülükten kasıtları da, kendi gibi düşünmemek, buna uygun eylememektir.
Misal bir üniversitede rektörlük mertebesine yükselmiş bir dangalak, sözümona eğitim ve öğretim verdiği kişileri tehlikeli, cahilliği ve bilgisizliği zararsız bulur ve bilmemenin, öğrenmemenin insanı daha temiz kıldığını söyler ve bunu övebilir. Niye? Çünkü düşünen insana yaklaşanı Allah çarpar, o bu aralar çok meşgulse savcı, olmadı akademisyenin kendisi çarpar.
Daha geçen hafta yaşadığımız vakalardan biri buna örnek. Mimar Sinan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Osmanlıca dersleri veren, Yrd. Doç. Esra Keskinkılıç adlı öğretmen, bir grup öğrenciyi fena halde tehlikeli bulmuş. Sebebi öğrencilerin, hocanın ayrımcı dil kullanması nedeniyle derslerine girmek istememesiymiş. Çocuklar bu isteksizliklerini dekana da bildirmişler. Sonuç, Keskinkılıç yememiş içmemiş “bunlar PKK’lı, DHKP-C üyesi” diyerek öğrencileri için savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Elindeki tek kanıt, öğrencilerin gönülsüzlüğü ve boykotu. Öyle ya; eğer beni dinlemek istemiyorsan potansiyel tehlikelisin demektir. Sözkonusu haberde “şafak operasyonuyla” evden alınan öğrenciler adliyeye sevk edildi diye yazıyordu. Düşünün sabaha karşı, sıcacık yataklarında uyuyan, gepegenç çocuklar yaka paça götürülüyor. Hocaları ihbar etti diye, ihbar gerekçesinin devlet katında geçerli ve yegâne suç olması sebebiyle.
Neyse ki iki gün boyunca bölümün diğer hocaları adliyede onların yanındaydı, çocuklara moral vermek, bütün hocalarınız bu kadar haysiyetsiz değil, biz de varız demek için nöbete durdular. Sonuçta hepsi serbest bırakıldı ama kafalarına basılan “bir daha yapmayın, bu sefer içeri tıkar, sürüm sürüm süründürürüz mührünü” yiyerek. Tabii ki diğer öğrenciler için de bu durum emsal teşkil etti. Üniversitedesiniz diye özgür düşünemez, dile getiremez, buna uygun davranamazsınız, bakın içeri attığımız dört akademisyen için boşuna mı 7,5 yıl yargılama istiyoruz, ona göre ayağınızı denk alın dendi.
Burası böyle bir memleket işte sayın seyirciler. Kimsenin kimseye güvenmediği, yeter koşul olmadıkça sevmediği, “öteki”nin uğradığı gadre benzin taşıdığı, cesetlerin, kemiklerin arasından sıyrılıp çıktığı, birbirini linç etmek için sıraya girdiği, muhbirlerin muhterem, mazlumların hain ilan edildiği bir mozaik. Hoş bir zamanlar mozaik değil, mermer diye uluyanlar şimdi taş taş üstünde kalmayacak diye ortalıkta çığırıyor ya, bunca şeyin arasında sesleri o taşlara dönüp geri gidiyor neyse ki!
Halimiz böyle olunca yine de insan en yakınına, bildiği, tanıdığı arkadaşlarına, dostlarına sarılmak, daha sıkı sarılmak istiyor. Zalimin zulmü varsa, benim de arkadaşlarım var demek istiyor. Bu vesileyle bugün doğan (10. Nisan) ve 20 yıl önce polisler tarafından döve döve öldürülen gazeteci Metin Göktepe arkadaşımızı da sevgi-saygı ve hasretle anıyorum.