
Edebiyat yaşamdan besleniyor, yaşam da edebiyattan. Zamana en tiryaki notu düşen edebiyattır.
Mesela içinde olduğumuz zamanı tüm damarlarıyla tarih anlatamaz, anlatmayı beceremez. Kronolojik olarak not düşer ve o notu düşenin gerçeklik algısı, tarafsızlığı tarihin benzersizliğini belirler. Resmi tarihten bir beklentimizin olmaması lazım, eni konu neye benzediğini gördük. Ama bir roman yazarı detaylandırırsa akılda kalır ve silinmez. Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı, yüzlerce ciltlik Latin Amerika’ya bedeldir. Büyülü gerçekliğin en önemli eserlerinden biridir.
Fuentes’in Terra Nostra’sı da öyle. Milan Kundera, Fuentes’i “tarihi tamamlanmış bir şey görür gibi yazmış” diye doğrular.
Gökçer Tahincioğlu’nun “Mühür”ü de kıvam olarak kuvvetli çağrışımlarla büyümüş. Yazar da tıpkı Fuentes gibi tarihi düşünde görmüş sanki. Her şeyi sımsıkı örgülerle çabucak düğümlediğimiz zamanı bize tek tek çözmüş, ustalıkla önümüze koymuş ve “işte, yaşadığınız hayat” diye sunmuştur.
Mühür, tanrı katında hiç olmak için yola çıkanların devlet katında mülkleşmesine uzanan bir kitap. İçinde biraz Müslüm Gündüzvari oluşumları bulacaksınız, (ki onun 1996’da bir tv kanalında "geleceğiz, Türkiye’yi alacağız, merak etmeyin deyişini” unutmadık), “başimam”la Fethullah Gülen’i tanıyacaksınız ve şu günlerin iç kaldıran çocuğa cinsel şiddeti, kayıpları, Ergenekon’u ve devletin vatandaşını sindirip yok ederek devlet olma halini okuyacaksınız. Eh, tüm bu örgünün orta yerinde ise tamamlanmamış bir aşkı...
Kitabı cesur buldum. Tahincioğlu’nun gazeteciliğinin efendiliğinden sanırım.
Bir röportajında “yazarın içinden geçtiğimiz dönemden, yaşadıklarımızdan kaçma şansı yok” demiş. Hep tartışmasını yaptığımız edebiyatın bugünle bağlantılı olarak edebiyat olmasının yolunu, çizgisini gösteriyor bize. Marquez’in, Fuentes’in kendi ülkelerinin kanlı, girdaplı sokaklarına soktuğu okur, kendi ülke tarihinden niye kaçsın ki? Türkiye’de ise kaçan okur değil, edebiyatçı.
Şu son beş seneyi oturup yazabilecek kadar cesur kaç yazar çıktı mesela?
Bir “darbe” oyunundan, kentleri savaş uçlarınca bombalanan, tanklarla yerle bir edilen ve bodrumlarda yüzlerce kişinin “yerli ve milli” silahlarla yok edildiğini aklı selim kelimelerle kim anlattı? Birisi “şah” dediğinde kimin kaleleri düştü? Gerçeküstü kurmacanın değil, gerçeküstü gerçekliğin içinde kıvranan demokrasiyi kim kalemiyle kâle aldı?
Sarayın merdivenlerine tırmanan ya da sessizliğiyle ilk basamakta duran bir “üst edebiyat” var Türkiye’de.
Yaratılmış olan “üst” edebiyat, yazını elit bir rüyaya hapsediyor. Okurun gerçeklik bağını koparıyor ve yaşadığı zamana yabancılaştırıyor. Niye? Bilmek öldürür çünkü. Oysa cehalet de çürütür. Edebiyatın kanaat önderleri, iktidar odaklarınca seçilmiş üst kurulları ve tıpkı “sultan”ın nerede ne diyeceğini ekranlardan akıtan bir kurmaca ekibi gibi, toplumun da neyi nasıl düşünmesi gerektiğini salık veren bir “yazın” ordusu var. Kazanımlarını ilk kendinden geçme halinde şeyhin eteğine dökmek istemedikleri için sessizliği yazıyorlar uzun uzun.
Hadi toplum tüm yaşlarıyla kurtulamadığı ergenliğin içinde kıvranıyor. Ne kadar hakarete uğrasa, ne kadar zulüm görüp, ‘darbe’lerle ayar verilse de çıkamıyor kuyusundan. Varlığına basılan devletli “mühür” soğuk ve incitici, sökmeye cesaret edemiyor. Mühürlü bir toplumun anlatılacak hiçbir şeyi yok mudur sahi?
Gökçer Tahincioğlu’nun Mühür’ü toplumları inciten yerden kırılmaya aday. Bu çağın çaresizliğinin ancak anlatıları temiz metinlerle ve o metinlerin halka ulaşması ile mümkün olduğu sonucuna götürüyor bizi. Tek çıkış önermesi bu. Körlükten kurtulup, görmeye başlamak...
Mühür’ü ben anlatmış olmayayım. Siz okuyun. Yazar büyük bir işçilikle yazmış, bir aşk örgüsü içinde tamamlamış mührü. Hepimize tanıdık gelen Elife’ler, Baran’lar, çırpınışlarına tanık olduğumuz Leyla’lar, Saim’ler, aramıza sokulan Seher’ler... Fişi uzaktan çeken komutanlar ve her şeye muktedir olduğunu sanan tarikatlar, onların da üstü tarikatlar ve en tepede bir yerde kaynayan cehennemî kazanlar...
Kitabın sonunda iyiler kazanıyor. İyiliğin mührü sağlam, kötülüğün mührü ise bildiğiniz gibi, kırılmaya aday. “Ha gayret, az kaldı” diyor.