• 1950’lerden bu yana kurulan dünya mülteci sistemi sarsılarak dağılıyor. Mültecilere gerçek bir çözüm sunmayan bu düzen, onları geçici yapılarda bekleterek siyasi haklardan mahrum bıraktı. Sistem, yardım kesintileriyle maskesi düşen Batılı devletlerin sınır koruma stratejisinin bir parçası olarak işledi.
  • Toplama kampı kavramı, 1900'lerde İngilizlerin Güney Afrika'daki kaynak savaşında gerilla desteğini kesmek için sivilleri kamplara kapatmasıyla doğdu. Başından beri koruma alanı olmayan bu yapılar, nüfusu denetleme ve direnişi bastırma aracıydı. Pratik, İngilizlerin sömürge Hindistan’ındaki kıtlık ve salgınlarda insanları izole etmek için geliştirdiği yöntemlere dayanıyordu.
  • Günümüzde tek bir mülteci kampı modeli kaldı: İnsanları toplumdan izole, görünmez alanlara kapatmak. Bu nedenle çoğu kamp; şehirlerden uzak, kurak ve ekonomik açıdan değersiz bölgelerde kuruldu. Amaç, mülteciler hayatta kalsın ama görünmesin, yaşasın ama topluma karışmasın.

 

Haber ve çeviri: Yeni Özgür Politika

2025’te ABD Başkanı Donald Trump’ın dış yardımları ani bir kararla durdurması, uzun süredir çatırdayan küresel insani yardım sistemini çöküşün eşiğine getirdi. Yıllardır uyarı işaretleri vardı; ancak bu karar, zaten kırılgan olan yapının üzerindeki son taşı da çekip aldı. 

Kakuma mülteci kampında yaşayan 300 binden fazla insan bunun en sert sonuçlarını doğrudan hissetti. Kenya’nın kurak Turkana bölgesindeki bu kamp, büyük ölçüde dış yardımlarla ayakta duruyordu. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın kişi başına aylık yardımı önce 17 dolardan 5 dolara düştü, ardından neredeyse sıfırlandı. Bir anda, zaten kıt olan yaşam koşulları açlık sınırına geriledi. 

Ama mesele yalnızca Kakuma değildi. Rohingya mülteci kamplarındaki hastaneler kapanmaya başladı. Uganda’da bir milyondan fazla mülteci, gıda yardımından mahrum kaldı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), personelinin yaklaşık üçte birini işten çıkarırken, Uluslararası Göç Örgütü (IOM) 6 bin çalışanını kaybetti. 1950’lerden bu yana dünya mülteci krizlerini yönetmek için kurulan sistem, ilk kez bu ölçekte sarsılıyordu. 

Ancak yazar Joshua Craze’e göre asıl mesele, yalnızca bir yardım sisteminin çöküşü değil. Çünkü bugün dağılmakta olan düzen, en başından beri mülteciler için gerçek bir çözüm üretmedi. Onları geçici yapılarda bekletti, siyasi haklardan mahrum bıraktı ve çoğu zaman Batılı devletlerin sınırlarını koruma stratejisinin bir parçası olarak işledi. Fon kesintileri, bu sistemin maskesini düşürdü. Ortaya çıkan tablo acımasız: Mülteci kampları artık birer sığınak değil; giderek daha fazla birer kafese benziyor. 

Kampın kökeni: Yardım mı, kontrol mü? 

“Mülteci kampı” kavramı modern dünyanın insani icatlarından biri gibi sunulsa da, kökeni yardım fikrinden çok kontrol siyasetine dayanıyor. Terim ilk kez 1899-1902 arasındaki İkinci Boer Savaşı sırasında İngilizler tarafından kullanıldı. Bu savaşta Britanya İmparatorluğu, Güney Afrika’daki altın ve elmas kaynakları üzerinde hakimiyet kurmak için Boer cumhuriyetlerine karşı savaşıyordu. Boer gerillalarıyla baş etmekte zorlanan İngiliz ordusu, onların sivil destek ağını kırmak amacıyla kadınları ve çocukları toplama kamplarına kapattı; siyah Afrikalılar da ayrı kamplarda tutuldu. Kötü beslenme, hastalık ve ihmalkarlık nedeniyle on binlerce kişi bu kamplarda hayatını kaybetti. Yani kamp, daha en başından bir koruma alanı değil, nüfusu denetleme ve direnişi bastırma aracı olarak ortaya çıktı. 

Ancak pratiğin kendisi daha eskiydi; Britanya İmparatorluğu, sömürge Hindistan’ında kıtlık ve salgın dönemlerinde insanları izole etmek için benzer yöntemlere başvurmuştu. 

Kamplar tarih boyunca çoğu zaman koruma alanları değil, nüfusu denetleme araçları oldu. İspanyollar Küba’da, Amerikalılar Filipinler’de benzer modeller kullandı. Kampın mantığı başından beri aynıydı: İnsanları güvenlik söylemiyle belirli bir alana kapatmak. 

Bugün bildiğimiz modern mülteci rejimi ise 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın yıkıntıları arasında doğdu. 1951 Mülteci Sözleşmesi ilk aşamada yalnızca Avrupalı mültecileri kapsıyordu. Bunun arkasında derin bir tarihsel suçluluk vardı: Savaş yıllarında Yahudi mültecilere kapılarını kapatan Batı, savaş sonrası bu “asli günahı” telafi etmeye çalışıyordu. 

Sözleşmenin kalbindeki ilke “geri göndermeme”ydi. Buna göre hiçbir sığınmacı, zulüm göreceği bir ülkeye geri gönderilemezdi. 1967 Protokolü ile bu koruma coğrafi olarak genişletildi; Afrika ve Asya’daki sömürge karşıtı mücadelelerden kaçanlar da kapsama alındı. 

Ancak bu genişleme beraberinde ciddi bir çelişki getirdi. 

Avrupa’da mülteciler, birey olarak siyasi haklar ve hukuki statü talep edebiliyordu. Afrika ve Asya’da ise insanlara çoğu zaman toplu şekilde mülteci statüsü verildi, yani herkes “mülteci” sayıldı, ama bu statü çoğunlukla yalnızca temel ihtiyaçların karşılanması anlamına geldi. Barınma, biraz gıda, sınırlı sağlık hizmeti… ama siyasi temsil yok, özgür hareket yok, gerçek yurttaşlık perspektifi yok. 

1970’lerde Batı ekonomileri krize girdikçe göçmenler siyasi hedef haline geldi. İşsizlik arttı, yabancı karşıtlığı yükseldi, sınırlar kapanmaya başladı. BM’nin teoride sunduğu üç çözüm vardı: güvenli geri dönüş, üçüncü ülkeye yerleştirme ya da yerel entegrasyon. 

Pratikte ise bu seçeneklerin hiçbiri işlemiyordu. 

Somali, Sudan ve Kongo gibi ülkelerde savaşlar bitmediği için geri dönüş çoğu zaman imkansızdı. Üçüncü ülkeye yerleştirme ise neredeyse sembolik kaldı: 2024’te 42,7 milyon mülteciden yalnızca 188 bini başka ülkelere yerleştirilebildi. Yerel entegrasyon da özellikle 1980’lerde Afrika devletlerinin borç krizleriyle zayıflaması sonucu fiilen rafa kalktı. 

Böylece geriye tek bir model kaldı: İnsanları toplum içinde görünmez, izole alanlara kapatmak. 

Çoğu kamp bu nedenle şehirlerden uzak, kurak, ekonomik açıdan değersiz bölgelerde kuruldu. Amaç açıktı: Mülteciler hayatta kalsın, fakat görünmesin; yaşasın, ama topluma karışmasın. 

Hastane mi, kafes mi? 

1980’ler ve 1990’lar boyunca Afrika ve Asya’daki neredeyse her büyük savaş, yeni bir mülteci kampı doğurdu. Bu kamplar Batılı bağışçılar için son derece “verimli” çözümlerdi: Görece ucuzdu, siyasi maliyeti düşüktü ve göç baskısını uzak bölgelerde tutuyordu. 

Ancak bu modelin görünmeyen bir bedeli vardı. 

Kamplarda yaşayan insanların hareket özgürlüğü kısıtlanıyor, çalışma hakları engelleniyor, siyasi örgütlenmeleri bastırılıyordu.

Antropolog Barbara Harrell-Bond, Imposing Aid çalışmasında bu düzeni sertçe eleştirdi. Ona göre BMMYK, kamplarda koruyucudan ziyade bir diktatör gibi davranarak mültecileri kendi yaşamlarında söz hakkı olmayan pasif yardım alıcılarına dönüştürüyordu. Bu ve buna benzer eleştiriler sistemi değiştirmedi. 

Tam tersine, kamp endüstrisi büyüdü. İnsani yardım profesyonelleşti. Yardım sektörü kendi bürokrasisini, kariyer basamaklarını ve hatta pazarını yarattı. IKEA gibi şirketler yeni kamp barınakları tasarlamaya başladı. Kamplar geçici çözümler olarak kuruluyor, fakat kalıcı yapılar haline geliyordu. 

Bunun en çarpıcı örnekleri Dadaab Mülteci Kompleksi ve Kakuma. 1990’larda kurulan bu kamplarda doğan çocuklar bugün otuzlu yaşlarına geldi. Hayatlarının tamamını kampta geçirdiler. Doğdukları ya da büyüdükleri ülkede vatandaş değiller. Oy kullanamıyorlar. Siyasi temsil hakları yok. Çalışma hakları sınırlı. 

Bir nesil, bekleyerek büyüdü. 

Kamplar artık geçici alanlar değil statüsüzlüğün kalıcı coğrafyaları. İnsanların fiziksel olarak yaşadığı, fakat hukuken neredeyse hiç var olmadığı bölgeler. 

Bir başka deyişle: Kamplar, “hiç kimseler” için inşa edilmiş “hiçlik” mekanları haline geldi. 

2015 sonrası: Sınırları dışarı taşımak 

2015 ve 2016’daki Suriyeli mülteci hareketliliği, Batı’nın mülteci rejimine bakışında bir kırılma yarattı. Bir milyondan fazla insanın Avrupa’ya ulaşması, AB’nin göç politikasını kökten değiştirdi. Artık temel mesele, insanları korumak değil Avrupa’ya ulaşmalarını en baştan engellemekti. 

Bu yeni dönemin ilk büyük simgesi, 2016’da AB ile Türkiye arasında yapılan 6,6 milyar dolarlık anlaşma oldu. Amaç, mülteciler Avrupa’ya geçmeden Türkiye’de tutulacaktı. Ardından AB, sınırlarını fiilen daha da güneye taşıdı; Nijer, Libya ve Sudan yeni “dış sınırlar” haline geldi. 

Böylece mülteci kampı kavramı da değişti. Kamp artık yalnızca barınma alanı değil hareketi durdurma, bekletme ve caydırma mekanizması haline geldi. 

Nijer’in Agadez kentindeki “insani merkez”, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri. Yaklaşık 2 bin kişinin tutulduğu bu merkezde sağlık ve eğitim hizmetleri son derece sınırlı. Gıda yardımı yalnızca küçük bir kesime ulaşıyor. Protestolar ise güvenlik güçleri tarafından sert biçimde bastırılıyor. 

Merkezin dışında tablo daha da karanlık. İnsanlar Libya’daki gözaltı merkezlerinde sistematik işkence görüyor, Akdeniz’de boğuluyor ya da Tunus çöllerinde açlık ve susuzlukla baş başa bırakılıyor. 

Avrupa’nın göç karşıtı siyaseti de bu süreçte giderek sertleşti. Almanya’da aşırı sağcı AfD oyların yüzde 21’ini aldı. Şansölye Friedrich Merz, Suriyeli mültecilere “gönüllü geri dönüş” çağrısı yaparken, zorla sınır dışı seçeneğini de açıkça savunmaya başladı. 

Haziran 2026’da yürürlüğe giren yeni Avrupa Göç ve İltica Paktı bu yaklaşımı kurumsallaştırdı. Düzensiz yollarla gelenler hızlandırılmış prosedürlerle gözaltına alınabilecek, hukuki danışmanlık ve itiraz süreçleri ciddi ölçüde kısıtlanabilecek. 

Bu durum, iltica hakkının fiilen kriminalize edilmesi anlamına geliyor. 

Eskiden sınırdan geçtikten sonra iltica başvurusu yapmak bir haktı. Yeni sistemde ise sınırı geçme eyleminin kendisi şüpheli, hatta cezalandırılabilir bir davranış gibi ele alınıyor. 

Bir göçmen, Fransa'nın Manş Denizi kıyısındaki "Calais Ormanı" (Calais Jungle) kampının resmi bölümünde kayıtları yapıldıktan sonra ülke genelindeki barınma merkezlerine sevk edilmesi için ‘tahliye” kapısından geçiyor./foto:AFP

BM: Koruyucu mu, sınır bekçisi mi? 

Bu dönüşüm, BMMYK ve IOM gibi kurumları da derin bir ikilemin içine sürükledi. 

Bu kurumlar teoride mültecileri korumakla yükümlü. Ancak finansmanlarının büyük kısmı, sınırlarını kapatmak isteyen Batılı devletlerden geliyor. Sonuçta ortaya ciddi bir çelişki çıkıyor: Koruma görevi ile bağışçıların siyasi talepleri giderek çatışıyor. 

2015’ten bu yana BMMYK, Libya sahil güvenliğine eğitim ve ekipman desteği sağlıyor. Bu sahil güvenlik güçleri, Avrupa’ya geçmeye çalışan tekneleri durdurup insanları yeniden Libya’daki gözaltı merkezlerine götürüyor. 

IOM ise Yunanistan’daki “Gönüllü Geri Dönüş” programlarını yönetiyor. Kağıt üzerinde gönüllü görünen bu programlar, çoğu zaman insanların aylar süren belirsizlik, gözaltı ve baskı altında “geri dönmeyi seçmek” zorunda kaldığı süreçlere dönüşüyor. 

Bir zamanlar Avrupa’da yeni hayatlar kurulmasına yardımcı olmak için oluşturulan kurumlar, bugün giderek buraya erişimi engelleyen bir mekanizmanın parçası haline geliyor. 

Joshua Craze bu durumu “hayal gücünün iflası” olarak tanımlıyor. 

Çünkü sorun yalnızca bugünün mülteci krizleri değil. 

Asıl soru şu: Dünya, henüz başlamamış daha büyük yerinden edilme dalgalarına nasıl hazırlanacak? 

İklim krizi: Yeni göç çağı 

İklim değişikliğinin 2050’ye kadar yerinden edilmiş insan sayısını katlanarak artırması bekleniyor. Kuraklıklar, seller, yükselen deniz seviyeleri ve yaşanamaz hale gelen bölgeler milyonlarca insanı hareket etmeye zorlayacak. 

Ancak uluslararası hukuk bu gerçeğe hazır değil. 

1951 Cenevre Sözleşmesi’nin mülteci tanımı, zulüm ve siyasi baskı üzerine kurulu. İklim kaynaklı yerinden edilmeler bu tanımın dışında kalıyor. Bir ada ülkesi sular altında kaldığında ya da bir bölge kuraklık nedeniyle yaşanamaz hale geldiğinde, oradan ayrılan insanlar hukuken “mülteci” sayılmıyor. 

Bu, geleceğin en büyük hukuki boşluklarından biri. 

Üstelik iklim felaketleri çoğu zaman “doğal afet” olarak anlatılıyor. Oysa bunların siyasi bir boyutu var: Kim daha çok kirletti? Kim bedel ödüyor? Kim yerinden ediliyor? Ve kim sınırlarını kapatıyor? 

Bu sorular cevaplanmadan iklim göçünü yalnızca doğanın sonucu olarak görmek, sorumluluğu görünmez kılıyor. 

Kamplar şehre dönüşebilir mi? 

Tüm bu karanlık tabloya rağmen bazı akademisyenler kampların gelecekte şehirlere dönüşebileceğini savunuyor. Yani mülteci yerleşimleri, kalıcı ama yaşanabilir kentsel alanlara evrilebilir. 

Teoride bu umut verici görünüyor. Pratikte ise durum daha karmaşık. 

Bunun en bilinen örneklerinden biri, 2016 tarihli Ürdün Mutabakatı. Ürdün, AB ve BM arasında yapılan bu anlaşma, Suriyeli mültecilere çalışma izni vererek onları ekonomiye entegre etmeyi hedefliyordu. 

Plan kağıt üzerinde mantıklıydı: Çalışma izni verilecek, yatırım gelecek, mülteciler üretken ekonomik aktörlere dönüşecekti. Ama proje başarısız oldu. 

Birçok mülteci önerilen düşük ücretleri kabul etmedi. Beklenen yatırımlar gelmedi. En önemlisi, ekonomik katılım siyasi haklarla desteklenmedi. 

İnsanlara “çalışabilirsin” denildi, “ama ait olamazsın”. Bu nedenle ekonomik entegrasyon, gerçek yurttaşlık üretmedi. 

Kenya’da ise “Shirika Planı” da Dadaab ve Kakuma kamplarını belediye statüsüne dönüştürmeyi amaçlıyor. Kağıt üzerinde ilerleme gibi görünse de mülteciler duruma net şekilde itiraz ediyor: "Yine bizim adımıza karar veriliyor ama bize sorulmuyor." B kampta çalışan bir mülteci gazetecinin sözleri bu çelişkiyi özetliyor: “Kenyalı vatandaşların valileri, milletvekilleri var. Bizimse sadece BMMYK’miz.” Bu cümle her şeyi anlatıyor. 

Bir kampın sokaklarını asfaltlamak, elektrik getirmek veya dükkanlar açmak tek başına özgürlük yaratmıyor. Fiziksel altyapı gelişebilir ancak hareket özgürlüğü, siyasi temsil ve haklar yoksa kamp sadece daha düzenli bir kafese dönüşüyor. 

Yeni bir vizyon mümkün mü? 

Joshua Craze’in analizinin en çarpıcı bölümlerinden biri, bizi 1949’a götürüyor. 

Albert Einstein ve Bertrand Russell, dönemin BM Genel Sekreteri’ne yazdıkları mektupta mülteci meselesine radikal bir çerçeve öneriyordu. Onlara göre mesele yalnızca bir “kriz” değildi. Bu durum, dünya vatandaşlığı fikrini inşa etmek için tarihsel bir fırsat olabilirdi. 

Önerileri cesurdu: Mültecilere bir “dünya pasaportu” verilmeliydi. 

Fakat dönemin Uluslararası Mülteci Örgütü bu fikri reddetti. Gerekçeleri pragmatikti: İnsanlar dünya vatandaşlığı istemiyor; pasaport, çalışma izni ve sağlık hizmetine erişim istiyor. 

Bugünden bakınca bu yanıt hem gerçekçi hem de trajik görünüyor. Çünkü 2026’da milyonlarca insan artık bunlara da sahip değil. Ne pasaportları var, ne çalışma hakları, ne de güvenli bir gelecekleri. 

İnsani yardım sisteminin çözülmesiyle geriye çoğu zaman yalnızca gözaltı merkezleri, açlık, şiddet ve bekleyiş kalıyor. 

Craze’in vardığı sonuç sert ama açık: Eğer BMMYK ve benzeri kurumlar yeniden mültecilerin siyasi haklarını savunmaya başlamazsa, dünya yaklaşan iklim göçü çağında tamamen hazırlıksız yakalanacak. 

Not: Joshua Craze; uluslararası çatışmalar ve küresel politika konularında araştırma odaklı gazetecilik ve yazarlık yapmaktadır. Craze'in makaleleri; New York Review of Books, n+1, The Baffler ve Boston Review gibi prestijli yayınlarda yer almaktadır.

Kaynak: Noema Magazine'de yayımlanan yazı kısaltılarak, çevrildi.