Berlin’de iltica ve oturma izni alanında çalışan hukukçu Elçin Yalçın ile GEAS reformunun olası sonuçlarını konuştuk.
- GEAS yalnızca yeni bir iltica paketi değil. Aynı anda birden fazla hukuk katmanı devreye giriyor. Bir tarafta doğrudan uygulanacak AB tüzükleri, diğer tarafta ulusal hukuka aktarılması gereken direktifler var. Ancak asıl mesele bu kuralların Alman hukuk sistemiyle çelişmeden, açık ve öngörülebilir biçimde uygulanıp uygulanamayacağıdır.
- Güvenli üçüncü ülke düzenlemesi, koruma sorumluluğunun Avrupa dışına devredilmesi riskini büyütüyor. Güvenli üçüncü ülke kavramı teoride, kişinin gerçekten koruma bulabileceği başka bir ülkeye yönlendirilmesini ifade eder. Ancak kriterler zayıflatılırsa bu kavram, koruma sağlamaktan çok dosyaların Avrupa dışına aktarılmasının aracına dönüşebilir.
ROJHAT AZADÎ/BERLİN
Avrupa Birliği’nin (AB) yeni Göç ve İltica Paktı’nı oluşturan Ortak Avrupa İltica Sistemi (GEAS) reform paketi, Avrupa Parlamentosu tarafından 10 Nisan 2024’te kabul edildi, AB Konseyi tarafından ise aynı yıl 14 Mayıs’ta onaylandı. Hukuken 11 Haziran’da yürürlüğe giren düzenleme için iki yıllık geçiş süresi öngörüldü ve yeni sistem 12 Haziran 2026 itibarıyla uygulanmaya başlandı.
GEAS reformuyla birlikte, AB’nin dış sınırlarında kurulan kapalı veya yarı kapalı merkezlere yerleştirilen bazı mültecilerin başvuruları hızlandırılmış sınır prosedürleri kapsamında değerlendirilecek. Bu uygulama, bir bakıma fiili olarak sığınmacının hapsedilmesi anlamına da geliyor. Reform kapsamında ayrıca, iltica başvurusu reddedilen kişilerin Avrupa dışındaki üçüncü ülkelere gönderilmesine yönelik farklı modeller ile “geri dönüş merkezleri” (return hubs) AB düzeyinde tartışılıyor. Bu yaklaşım, iltica ve sınır dışı süreçlerinin Avrupa sınırlarının dışına taşınmasının önünü açabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Kabul oranı yüzde 20 veya altında olan ülkelerden gelen başvurular, hızlandırılmış sınır prosedürüne tabi tutulabilecek. Berlin’de iltica, oturma izni ve göç hukuku alanında çalışan hukukçu Elçin Yalçın ile GEAS reformunun olası sonuçlarını konuştuk.
GEAS reformu çok sayıda yeni AB düzenlemesi ve Almanya’daki uyum yasalarından oluşan bir paketle geliyor. Bu kadar katmanlı bir sistem pratikte yönetilebilir mi?
GEAS yalnızca yeni bir iltica paketi değil. Aynı anda birden fazla hukuk katmanı devreye giriyor. Bir tarafta doğrudan uygulanacak AB tüzükleri, diğer tarafta ulusal hukuka aktarılması gereken direktifler var. Bunlara Almanya’nın anayasal iltica hakkı, ulusal iltica hukuku ve ikamet hukuku da ekleniyor. Asıl mesele yeni kuralların varlığından çok bu kuralların Alman hukuk sistemiyle çelişmeden, açık ve öngörülebilir biçimde uygulanıp uygulanamayacağıdır. Tüzükler doğrudan uygulanır ancak sahada idari yapı, personel eğitimi, mahkeme içtihatları ve tamamlayıcı ulusal düzenlemeler yine de belirleyici olacaktır. Direktifleri açık biçimde ulusal hukuka aktarılmadığında, aynı dosyada farklı makamların farklı yorumlar geliştirmesi mümkün.
Sınır prosedürlerinde başvurucuların “ülkeye girmemiş sayılması” ve tesislerden çıkamaması tartışılıyor. Hukuken bu ne anlama geliyor?
Devlet bir kişiye “ülkeye girmiş sayılmıyorsun” diyerek hareket özgürlüğünü fiilen kısıtlıyorsa, bunun adı ne olursa olsun özgürlüğe ciddi bir müdahale söz konusudur. Bir kişi haftalarca bulunduğu tesisten ayrılamıyor, istediği yere gidemiyor ve kapalı ya da yarı kapalı bir alanda tutuluyorsa, bu durum gözaltına oldukça yaklaşır. Hukukta yalnızca devletin kullandığı kavrama bakılmaz; esas olan fiili durumdur. Devlet buna “gözaltı değil, sınırda bekletme” dese bile kişinin hareket özgürlüğü ortadan kalkıyorsa, özgürlük hakkı ve etkili hukuki koruma bakımından güçlü güvenceler gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin transit bölgeler ve sınır merkezlerine ilişkin kararlarında da temel ölçütler nettir. Mahkeme, kişinin gerçekten dışarı çıkıp çıkamadığına, tutulma süresine, uygulamanın açık bir yasal dayanağının bulunup bulunmadığına, hızlı yargısal denetimin sağlanıp sağlanmadığına ve kişinin özel kırılganlığına bakar. Bu nedenle, “ülkeye girmiş sayılmıyorsun” denilmesi, kişiyi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özgürlük güvencelerinin dışına çıkarmaz.
Çocuklar ve aileler de bu kapalı ya da fiilen kapalı merkezlere alınırsa risk daha mı ağır olur?
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocuğun üstün yararı her durumda öncelikli olmalıdır. Bir çocuğun yalnızca ailesinin iltica işlemleri sınırda yürütülüyor diye haftalarca kapalı bir merkezde tutulması, psikolojik sağlığı, gelişimi, güven duygusu ve aile hayatı üzerinde ağır sonuçlar doğurabilir. Devlet, sınırları yönetebilir, kimlik kontrolü yapabilir ve iltica başvurularını inceleyebilir. Ancak bunu yaparken en az müdahaleci yöntemi seçmek zorundadır. Çocuklar ve aileler açısından açık merkezler, toplum temelli barınma, düzenli bildirim yükümlülüğü ve sosyal destek gibi alternatifler ciddi biçimde değerlendirilmeden kapalı merkez uygulamasına başvurulması, hukuken savunulamaz bir durum yaratabilir.
Ret kararına karşı başvuru süresinin yedi güne düşmesi neden bu kadar sorunlu?
Yedi gün, kağıt üzerinde makul görünebilir. Ancak pratikte çoğu başvurucu açısından bu süre neredeyse imkansızdır. Bu zaman içinde kişinin ret kararını anlaması, gerekçelerini değerlendirmesi, bir avukata veya hukuki danışmana ulaşması, tercüman bulması, delil toplaması ve mahkemeye başvurusunu hazırlaması bekleniyor. Başvurucu sınır merkezindeyse, dili bilmiyorsa, travma yaşamışsa ya da bağımsız hukuki danışmanlığa erişimi sınırlıysa, bu süre fiilen etkili başvuru hakkını ortadan kaldırabilir. Kanunda hukuki koruma mekanizmalarının yer alması tek başına yeterli değildir. Kişinin bu hakları anlayabilmesi ve süresi içinde kullanabilmesi de güvence altına alınmalıdır. Bu yük yalnızca başvurucunun sorumluluğunda değildir. Almanya’da iltica ve göç hukuku alanında uzmanlaşmış avukat ve danışman sayısı sınırlı. Kısa sürede çok sayıda dosyanın incelenmesi, delillerin toplanması, tercümelerin yapılması ve yürütmenin durdurulması gibi taleplerin hazırlanması her zaman mümkün olmayabilir.
GEAS kapsamında sınırda yapılacak ilk tarama süresi genellikle en fazla 7 gün olarak öngörülüyor. Korunmaya muhtaç kişilerin, örneğin işkence mağdurlarının, engellilerin veya ağır travma yaşayanların bu süre içinde tespit edilmesi gerçekçi mi?
Gerçekçi değil. Travma, işkence, cinsel şiddet, insan ticareti, ruhsal hastalıklar ya da görünmeyen engellilik çoğu zaman ilk bakışta anlaşılamaz. Bir kişinin yaşadıklarını anlatabilmesi için zamana, güven ilişkisine, doğru tercümana ve uzman desteğine ihtiyacı vardır. Sınırdaki hızlı ve baskı altında yürütülen süreç bunun tersini üretir. Ön tarama ile gerçek anlamda hassasiyet tespiti aynı şey değildir. Ön tarama açık belirtileri ortaya çıkarabilir ancak travma veya psikolojik kırılganlıkların belirlenmesi çoğu zaman daha uzun görüşmeler, uzman değerlendirmesi ve güvenli bir ortam gerektirir. Bu nedenle yedi günlük tarama sürecine ağır hukuki sonuçlar bağlanması ciddi riskler doğurabilir. Hassasiyet doğru tespit edilmezse, kişi yanlışlıkla hızlandırılmış sınır prosedürüne alınabilir. Travma yaşamış birinin yaşadıklarını kronolojik, tutarlı ve ayrıntılı anlatması her zaman mümkün değildir. Daha sonra bu durum, “çelişkili beyan” ya da “inandırıcılık sorunu” gerekçesiyle kişinin aleyhine kullanılabilir. Bu nedenle bu tespit tek seferlik bir kontrol olmamalıdır. Süreç boyunca devam etmeli; doktorlar, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, tercümanlar ve bağımsız hukuki danışmanlar da bu sürece dahil edilmelidir. Aksi halde güvenilir bir hassasiyet tespiti yapılamaz.
“Güvenli üçüncü ülke” kriterlerinin düşürülmesi ne tür sonuçlar doğurabilir?
Bu düzenleme, koruma sorumluluğunun Avrupa dışına devredilmesi riskini büyütüyor. Güvenli üçüncü ülke kavramı teoride, kişinin gerçekten koruma bulabileceği başka bir ülkeye yönlendirilmesini ifade eder. Ancak kriterler zayıflatılırsa bu kavram, koruma sağlamaktan çok dosyaların Avrupa dışına aktarılmasının aracına dönüşebilir. Başvurucunun üçüncü ülkeyle gerçek ve anlamlı bir bağının bulunması gerekir. Bir kişinin yalnızca o ülkeden geçmiş olması ya da Avrupa Birliği ile ilgili ülke arasında bir anlaşma bulunması, orada güvenli ve etkili koruma göreceği anlamına gelmez. Güvenlik siyasi varsayımlara değil, somut ve bireysel değerlendirmeye dayanmalıdır.
Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne taraf olma şartının zayıflatılması da önemli bir sorundur. Bir ülkenin sözleşmeye taraf olması tek başına yeterli değildir ama taraf olmayan ya da mülteci korumasını kurumsal olarak güvence altına almayan ülkeler için çok daha sıkı bir inceleme yapılması gerekir. Başvurucunun orada iltica prosedürüne erişimi, yasal kalış imkanı, geri gönderilmeme güvencesi ve temel yaşam koşulları somut olarak incelenmelidir.
GEAS reformunda, kabul oranı yüzde 20 veya daha düşük olan ülkelerden gelen başvurular hızlandırılmış sınır prosedürüne alınabilecek. Türkiye’nin kabul oranının yaklaşık yüzde 12-13 seviyesine düşmesi, Türkiye’den gelenleri nasıl etkiler?
Türkiye açısından bu mekanizmada ciddi sorunlar var. Burada iki varsayım aynı anda devreye giriyor. Birincisi, kabul oranı düşük ülkelerden gelen başvuruların genel olarak zayıf olduğu kabulü. İkincisi ise “güvenli menşe ülke” ya da “güvenli üçüncü ülke” yaklaşımıyla kişinin korunmaya ihtiyaç duymadığı varsayımı. Bu iki yaklaşım birleştiğinde, bireysel inceleme ilkesi zayıflar. Türkiye’den Avrupa’ya hâlâ çok sayıda iltica başvurusu yapılıyor. Bunun bir nedeni ülkedeki insan hakları, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve siyasi baskılarla ilgili gerçek sorunlar. Bir diğer nedeni ise iltica hakkında yaygın yanlış bilgidir. İltica bazen Avrupa’da kalmanın genel bir oturum yolu gibi anlatılıyor. Oysa iltica, kişinin bireysel olarak zulüm, ciddi zarar veya kötü muamele riskiyle karşı karşıya olduğu durumlar için vardır. Bu yanlış bilgi nedeniyle gerçekten korunma ihtiyacı olmayan kişiler de başvuru yapıyor ve ret alıyor. Yüksek ret oranı kısmen bununla bağlantılı olabilir. Fakat bu, Türkiye’den gelen bütün başvuruların zayıf olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, dayanaksız başvuruların çokluğu gerçek risk taşıyan dosyaların daha dikkatli incelenmesini zorunlu kılar.
Türkiye “güvenli ülke” gibi ele alınırsa bireysel dosyalar nasıl etkilenir?
Türkiye herkes için güvenli sayılamaz. AB’ye aday ülke olmak siyasi ve diplomatik bir kategoridir. İltica hukukundaki güvenlik değerlendirmesi ise insan hakları, yargı bağımsızlığı, etkili başvuru yolları, kötü muamele riski ve geri göndermeme güvencesi gibi somut ölçütlere dayanmalıdır. Türkiye’den gelen dosyalar çok farklı profiller içerir: siyasi muhalifler, Kürtler, gazeteciler, insan hakları savunucuları, avukatlar, sendikal faaliyet yürütenler, öğrenciler, LGBTİ+ kişiler, kadınlar, dini veya etnik azınlıklar ya da belirli soruşturma ve ceza dosyalarıyla ilişkilendirilen kişiler. Bu grupların riskleri aynı değildir. Başvurucu açısından en ağır sonuç şu olur: Kişi yalnızca neden korunmaya ihtiyaç duyduğunu anlatmakla kalmaz, aynı zamanda kendi ülkesinin kendisi için güvenli olmadığını da çok kısa sürede çürütmek zorunda kalır. Siyasi soruşturma, sosyal medya paylaşımı, aile bağlantısı, örgüt isnadı, geçmiş gözaltı veya ceza dosyası gibi ayrıntılı inceleme isteyen dosyalarda bu çok ciddi hak kaybı riski yaratır. İstatistik yol gösterebilir. Ama hukuki kararın yerine geçemez. İltica hukukunda belirleyici olan yüzde değil, kişinin kendi hikayesi ve geri gönderilirse karşılaşacağı somut risktir. Sistem bu ayrımı kaybederse hız adaletin önüne geçer; iltica hakkı da gerçek koruma yolu olmaktan çıkıp hızlı eleme prosedürüne dönüşür.