• Türk ordusunun 33 Kürt'ü günlerce süren eziyetin ardından Sefo Deresi'nde kurşuna dizmesinin üzerinden 83 yıl geçti. Cenazeleri, halen yasaklı askeri bölge olan Sefo Deresi'nde ve ailelerine verilmiyor.
  • Bazı askerlerin itirafına, Başbakanlık raporuna rağmen katliam emri veren ve uygulayanlar, hesabını vermedi. Üstelik emri verinin adı, katliam bölgesindeki kışlaya bile verildi, halkın tepkisiyle vazgeçildi.
  • Katliamın yaşayan iki tanığından biri olan Êngizamilan köyünden 98 yaşındaki Abdurrahman Sürü, öncesi ve sonrası zulmü de anlatarak, "Düşünün; insanlar, cenazelerinin nerede olduğunu sormaya bile cesaret edemedi" dedi. 

 

Türkiye tarihinin en bilinen cezasızlık ve katliam örneklerinden biri olan “33 Kurşun Katliamı”nın son tanıklardan Abdurrahman Sürü, “Zulüm, katliamdan 20 yıl sonraya kadar da devam etti. Kürt davası başlayınca artık yavaş yavaş baskı kırıldı. Yasımız bitmiş değil. Yaşadığımız en ağır şey sesimizi kimseye duyurmamamızdı. Kürtlerin mücadelesi olmasaydı bugün belki biz bile olmayacaktık" diye konuştu.

Kürtlere yönelik katliamlardan biri olan "Sefo Deresi Katliamı" diğer adıyla “33 Kurşun”un üzerinden 83 yıl geçti. 1943 yılının 29 Temmuz’unu 30 Temmuz’a bağlayan gece, Wan'ın Serav (Saray) ve Qelqelî (Özalp) ilçelerine bağlı Xerapsorik, Êngizamilan ve Runexar köylerine "sınırı ihlal ettikleri" gerekçesiyle Türk askerleri tarafından yapılan baskınla 33 kişi gözaltına alındı. Tahmini olarak burada 15 gün bekletilen 33 kişi, dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle urganlarla birbirlerine bağlandı ve günlerce yürütülerek Geliyê Sefo’ya (Sefo Deresi) götürüldü. Elleri arkadan bağlanıp diz çöktürülerek tarandı; 32 kişi katledildi, bir kişi yaralı olarak kurtuldu. Bu katliam, Ahmed Arif'in kaleme aldığı “33 Kurşun” şiiriyle tarihe "33 Kurşun Katliamı" olarak geçti. Zulüm ve işkence ise katliam sonrası da devam etti. Katledilenlerin aileleri 83 yıldır mezarsız ölüleri için yas tutuyor. 

Son iki tanıktan biri

O dönem 15 yaşında olan ve yaşananlara tanıklık eden Êngizamilan köyünden 98 yaşındaki Abdurrahman Sürü, katliamın son iki tanığından biri. Yaklaşık bir asır geçmesine rağmen hâlâ acılarının taze olduğunu ve yaslarının sürdüğünü anlatan Sürü, katliam öncesi ve sonrası yaşananları, MA'dan Adnan Bilen ve Özlem Yacan'a anlattı. 

Köyleri basıp topladılar

O zaman 15 yaşında ve köyde olup alınanların tamamını tanıyan Abdurrahman Sürü, şunları paylaştı: "O gün ikişer ve üçerli gruplar şeklinde askerler, köylere gelerek isimleri olanlardan kimilerini tarlalarında, kimilerini evlerinde, kimilerini koyunların içerisinden aldılar. Sürekli destek kuvvetlerini köye naklettiler, evlere girip insanları aradılar. Öldürdüklerinin büyük bir bölümü evli ve çocukları vardı.

15 yaşındaki dayım da

Onların içerisinde 15 yaşında bir dayım da vardı. Onların ne zaman katledildiklerini bilmiyoruz. Gözaltına alındıklarında o dönem ilçe merkezindeki zindanda da tutuldular. O zaman buraya Kazım Paşa ilçesi deniliyordu. O zindandan çıkarıldıklarında elleri ve kolları werîslerle (urgan) birbirlerine bağladılar ve günlerce öldürüldükleri yere götürdüler.

Grubun ortasında askerler var. Orgeneral Mustaf Muğlalı da atıyla 200 metre önden gidiyormuş. Sefo Deresi’ne kadar ağır işkenceler devam etmiş. Serav’da o dönem Süvariler vardı. Bu Süvarilerin içerisinde bir Kürt vardı. Kürt askeri, eli titrer, vicdanına dokunur diye katliamın yapıldığı yere götürmemişler. Hiçbir Kürt askerini o katliamı yapan bölüğün içerisine almamışlar.

15 gün sonra öğrendiler

O kişilerin içerisinde askerlik iznine gelen biri de vardı. Nerede katledildiklerini öğrenemedik. Ta ki izne gelen askerin akıbeti ile ilgili bölüğüne gönderilen haberde bunu öğrendik. Bu askerin akıbeti sorulunca buradaki yetkililer, askerin 31 kişi ile birlikte öldürüldüğünü iletiyor. Biz de o zaman katledildiklerini öğrendik. Kimse korkudan onların akıbetini soramadı bile. Onların içerisinde İbrahim Özay diye biri vardı ve cesetlerin altına saklanarak yaralı olarak kurtuldu. Ondan sonra İran’a gitti ama o da çıldırarak (ruh sağlığını yitirerek) öldü. Bu insanların suçu yoktu. İfadelerinin alınıp bırakılacağını bekliyorduk ama günlerce bekledik gelmediler. 15 gün sonra ancak Sefo Deresi’nde katledildiklerini öğrendik. Bazı evlerden 7-8 kişiyi götürdüler. Oturup ağlamaktan ve ağıt yakmaktan başka hiçbir şey yoktu elimizde.  

Ne varsa askere veriyorduk

Katliam öncesi de büyük eziyetler ve zulümlere uğradık. Askerler her seferinde köye gelip bize işkence ediyordu. Öküz arabalarımıza el koyuyor, bizi de alıp akşama kadar çalıştırdıktan sonra bırakıyorlardı. Benim babam da karakolda çalıştırılan kişiler arasındaydı. Karakol inşaatından dönerken yolda bizi gören askerler, o kadar eziyetin üzerine bir de bizi dayaktan geçiriyor, hakaret ediyordu. Bir gün önce jandarmalar köye geldiğinde onlara ekmek veriyor ve yumurta pişiriyorduk. Eve gelip yemeklerini yiyorlardı, evden buldukları ne varsa götürüyorlardı. Evde alınacak bir şey yoksa bu kez evden bir kişiyi alıp çalıştırmak için beraberinde götürüyorlardı. Korkudan ne varsa onlara veriyorduk.

Yeni bir katliam korkusu

Biz yasımızı tutarken başka bir söylenti daha yayıldı. Köylerden bir grup insanın daha toplatılacağını ve katledileceğini söylediler. Çok sayıda insanın isimlerini yaydılar. Bunun üzerine kimse evinde kalmamaya başladı. İnsanlar katliam korkusundan köylerini terk edip başka yerlere gitti, bazıları dağlara çekildi. Bu söylentilerin yayılması üzerine Serav’daki onlarca köyden insanlar başka yerlere kaçmak durumunda kaldı. Biz de Xoşab’ın bir köyüne taşındık ve bir yıl sonra geri döndük.

Kurda kuşa yem ettiler

Mustafa Muğlalı’nın yaptığı zulmü kimse yapmadı. İnsanların ayaklarını ve kollarını urganlarla bağlayıp kurşuna dizmekten daha ağır zulüm ne olabilir ki? Yaralı olan ve olaydan kurtulan kişi, 15 yaşındaki dayımın da yaralı olduğunu, bunu öğrenen bir askerin gelip kafasına sıktığını, yıllar sonra bana anlattı. Düşünün; insanlar, o dönem cenazelerinin nerede olduğunu sormaya bile cesaret edemedi. O insanların cenazelerini kurtlara, kuşlara yem ettiler. 

Kürt davasıyla kırıldı

Katliamdan sonra da bu zulüm durmadan devam etti. Yine köye gelip öküz ve sabanlarımıza el koyuyor, bizi çalışmaya götürüyorlardı. Bunu kabul etmeyenler ağır dayak ve işkenceden geçiriliyordu. Bu, katliamdan 20 yıl sonraya kadar da devam etti. 16 yaşındayken bile işkenceye uğradım. Kürt davası başlayınca artık yavaş yavaş baskı kırıldı.

Yas, halen bitmiş değil

Aileleri, eşleri, çocukları yıllarca ağıt yaktılar. Bunca yıl geçmesine rağmen o acıyı unutmadık. Katledilenlerin bir mezarları bile yok. Mustafa Muğlalı’nın adını buradaki askeriyeye verdiler. Onun önünden geçen herkes birbirlerine ‘babamızı, dedemizi, kardeşimizi bu kişi öldürdü’ diyorlardı. Herkes yeteri kadar zulüm ve acı çekti. Bu katliam, unutacağımız bir şey değil. Yasımız bitmiş değil. Yaşadığımız en ağır şey sesimizi kimseye duyurmamamızdı. Kürtlerin mücadelesi olmasaydı bugün belki biz bile olmayacaktık. Tek isteğim, bu katliamın unutulmamasıdır.”

Adına şiirler ve kitaplar yazılan katliamda öldürülen 32 kişinin cenazesi, halen yasaklı askeri bölge olan Sefo Deresi'nde. Tüm başvurularına rağmen ailelerine verilmiyor.

***

Katliama giden yol

Türkiye tarihinin en büyük toplu katliamları arasına geçen "33 Kurşun", sınır ihlalinde bulundukları gerekçesiyle İran tarafındaki Kürt aşiretlerin koyunlarına devletin oluşturduğu silahlı gruplarca zaman zaman el konulmasıyla başladı ve Mehmedi Misto adındaki bir aşiret reisinin iki bin koyununa el konulmasıyla tırmandı. Ailenin, Özalp Kaymakamlığına mektup yollayarak koyunlarını geri istemesine olumsuz yanıt verilmesi üzerine bazı aşiret üyeleri, sınırı 1,5 kilometre aşıp 500 koyunu alarak sınırın öte tarafına geçirdi. Dönemin 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı tarafından 33 köylü gözaltına alındı. 

Suçsuzluklarını biliyorlardı

İçişleri Bakanlığı Müfettişi Avni Doğan, gözaltındaki köylülerle görüşüp onların suçsuzluğunu anladı fakat kaymakam ve subayların, ‘Bunlar bizim ordunun nasıl ve nerede konuşlandığını Ruslara bildirerek casusluk da yapıyorlar’ yalanı baskın geldi. Müfettişi dinlemeyen Muğlalı’nın emriyle 29 Temmuz 1943'te gece yarısından sonra tutuklular jandarma tarafından cezaevinden alınıp hudut taburu komutanına teslim edildi. Elleri bağlı 33 köylünün 32’si, iki manga askerin yaylım ateşi sonucu oracıkta katledildi. Sadece bir köylü, cenazelerin altında kaldı ve yaralı bir şekilde kurtularak İran'a kaçtı.

***

Başbakanlık raporundaki katliam

Başbakanlığın 21 Mayıs 1951 tarih ve 5/10-1912- 6/1637 sayılı raporunda, dönemin tabur komutanının olaya dair anlatımları şu şekilde yer aldı: “1943 senesi Temmuz’unda Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Muğlalı, Qelqelî ilçesine gelmiş ve askeri mahfelde Van Valisi Hamit Onat, Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Sulh Yargıcı Baki Tekin, Tabur Komutanı Şükrü Tüter ile beraber bulunurken, Van Valisi ile Özalp Yargıcı, Özalplı bazı vatandaşların hududun öbür tarafındaki şahıslarla münasebette bulunarak emniyet ve asayişi ihlal etmekte olduklarından şikâyet etmişlerdir. Bu şikâyet üzerine Ordu Müfettişi, Tabur Komutanı Şükrü Tüter'e, ‘bu adamları sana teslim ettireceğim, icabına bakar temizlersin’ diye emir vermiş ve bu emir üzerine hazırlanan listeye isimleri ithal olunan 32 vatandaş Vali Hamit Onat'ın emriyle Özalp Kaymakamı tarafından Polis Vazife ve Salahiyat Kanununun mülga 18. maddesine dayanılarak yakalattırılmış ve polis nezaretinde Hudut Tabur Komutanı Şükrü Tüter'e teslim ettirilmiştir. Bundan sonra bu şahıslar Yedek Subay Nejdet Bilgez ve Bilal Bali komutalarındaki iki müfrezeye tefrik olunmuş (ayrılmış) ve Kukur deresinde elleri, kolları bağlandıktan sonra üzerlerine makineli tüfekle ateş edilmek suretiyle öldürülmüşlerdir.” 

***

Bazı askerler itiraf etti

Katliamdan 6 yıl sonra  ağırlığına daha fazla dayanamayan bazı askerler, tüm bildiklerini askeri mahkemeye anlattı. Gözaltına alınan 33 köylünün Muğlalı'nın emriyle hayvan ahırlarında tutulduğunu ifade eden ve kayıtlara Yüzbaşı Tezer olarak düşen asker, köylülere yapılan işkenceleri şöyle anlattı: “33 köylü gözaltına alındıktan sonra bir ay boyunca ahıra konuldu. Köylülerin sırtlarına eyer vuruldu, ağızlarına gem takıldı ve askerler bindiler. Ben bu olayın ne kadar iğrenç olduğunu sivil olunca anladım. Orada robot gibiydim. Sivilde kendimi bir cani, bir canavar gibi gördüm. Ne insanlık, ne din ne de imanın askerlikte olmadığını gördüm.” 

Katliamdan sonra marş

Niğdeli asker İsmail Çolak da askeri mahkemede şunları söyledi: “Köylüler yere dizüstü çökmüşlerdi. Her iki grup, yerde sürünerek yan yana gelmişti. Çoğu yüksek sesle dua okuyordu. Bağıran, çağıran, küfür edenler de vardı. ‘Ateş’ komutuyla yumdum gözlerimi. Şuursuzca basmışım tetiğe. Mermim bitmiş ama ben hâlâ ateş vaziyetindeyim. İnsanlar gözlerimin önünde cansız vaziyette yatıyordu. Katliamın ardından 'Dağ başını duman almış' marşını söyleyerek Saray'a döndük.”

***

Katliamcılar ne oldu?

Askerlerin de itiraflarından sonra katliamın emrini verdiği gerekçesiyle 1949'da Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin mahkeme karşısına çıkarılan Mustafa Muğlalı ile ilgili 23 Kasım 1949'da “görevsizlik” kararı verildi. Askeri Yargıtay’ın 9 Ocak 1950'de bu kararı bozması üzerine ise Orgeneral Muğlalı, 2 Mart 1950'de idama mahkum edildi. Bu ceza da yaşı dikkate alınarak 20 yıl hapse çevrildi. Muğlalı ile yargılanan diğer askerlerin ise beraatına karar verildi. Mahkum edildikten sonra Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nin “ileri derecede akli yetersizlik” raporu vermesi üzerine Muğlalı, tekrar tahliye edildi. Muğlalı, hesabını vermeden 1 Aralık 1951'de öldü. 

Kışlaya katliamcı ismi

Katliamın hesabı sorulmadığı gibi 2004'te Qelqelî’deki askeri kışlaya Mustafa Muğlalı'nın ismi verildi. Ailelerin mahkemeye yaptıkları başvuru ve halkın tepkisi sonucu kışlanın ismi 2011'de  “Şehit Astsubay Erkan Durukan” olarak değiştirildi.  

***

Ahmed Arif, ağıdını yazdı

Katliamı, "Otuzüç Kurşun" adını verdiği şiirinde anlatan Ahmed Arif, bir röportajında şiirin hikayesini şöyle belirtti: “Otuzüç Kurşun’u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Çok yakınlarım, arkadaşlarım 'Niye yazdın bunu' dediler. Ben de dedim ki, 'Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar. İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler... Dediğim gibi ben bunu bir ağıt olarak ele aldım. Yüreğim doldu. Gerçekten bir köylü kadın, mesela onlardan birinin annesi ya da o öldürülenlerden birinin kardeşi neyi duyuyorsa ben de aynı acıları duydum. İşte bu 'Otuzüç Kurşun' şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni. Gece sabaha kadar dövdüler. 'Oku' dediler, okumadım.” 

Ahmed Arif'in sesinden Otuzüç Kurşun şiiri: https://www.youtube.com/watch?v=6DaNaEh7-Pg