
Bundan bir yıl kadar önce Kobanê’ye yakın bir sınır köyünde bombardımanı izlerken yanımda duran Kobanê’li “Şimdi bu ateş bizim evimizde yanıyor ama bunun dumanı size geliyor heval” demişti... O günden bu güne anaların yüreğindeki ateş hiç sönmedi. Suriye’de, Rojava Devrimi’ne karşı cihatçıları besleyen zihniyet seçimler yaklaşırken içeride de faşizmi körükledi. 7 Haziran seçimleri öncesinde HDP bürolarına yapılan saldırılar seçim arifesinde Amed’de katliama dönüştü. Bütün provokasyonlara rağmen Türkiye demokrasi güçleri ve Kürt hareketinin HDP ile gelen seçim zaferi, bir dönemin sonuna gelindiğini işaret ediyordu. Halk 13 yıllık AKP hükümeti döneminde işlenen cinayetler ve yolsuzlukların hesabını sormak için HDP’yi meclise taşımıştı. İçinde bulunduğu krizden savaş çıkararak sıyrılmaya çalışan AKP ise Suruç’ta yaşanan saldırının ardından ülkeyi yeni bir çatışmalı sürecin içine sürükledi. Ortadoğu’da bataklığa saplanan dış politika ve yolsuzluklarla yozlaşmış bir bürokrasinin mimarı olan AKP hükümeti, Erdoğan’ın “400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün” sözleriyle bugün akan her damla kanın sorumluluğunu üzerine alıyordu.
Öz yönetim ilanı ve öz savunma
AKP’nin Kürdistan’da sandığa gömülmesi ve iktidarının devrilmesiyle ile birlikte Kürt halkını cezalandırmak isteyen hükümet, her türlü baskı ve tehdidi arttırıp bu süreci kamuoyuna “vatan savunması“ olarak servis etti. Bir yandan ülkenin batısında Kürtlere yönelik linç hareketini örgütlerken diğer yandan da bölgedeki seçilmişlere yönelik baskılar arttı. Demokratik yollarla iradesini meclise taşıyan Kürt halkının, bu iradeye yönelik saldırılara cevabı ise öz yönetim ilanlarıyla oldu. Çatışmaların şehir merkezlerine taşınmasıyla birlikte öz savunma da gelişti. Başta Cizre olmak üzere Silvan, Nusaybin, Sur gibi Kürdistan’daki birçok ilçede yerel halk hendekler kazarak yaşam alanlarını saldırılara karşı savundu. AKP’nin savaşı tırmandırıp Kürt halkının direncini sınadığı Cizre’de ise 4 Eylül’de başlayan sokağa çıkma yasağıyla birlikte 8 gün boyunca şehir savaşı yaşandı. Yaşanan çatışmalarda aralarında yaşlı, çocuk ve kadınların da bulunduğu 21 sivil hayatını kaybetti. Sivil kayıpların çoğu keskin nişancıların açtıkları ateş sonucunda yaşandı. 8 gün boyunca evlerinin banyosunda ya da arka odalarında saklanan insanlar gerçek anlamıyla açlık ve susuzluğa karşı yaşam mücadelesi verdi. Şehrin elektrik, su ve iletişimi kesilirken ambulans ve itfaiye gibi acil durum hizmetleri verilemedi. Hayatını kaybeden insanların çoğu günlerce defnedilemedi. Bunların arasından keskin nişancıların başından vurduğu 74 yaşındaki Mehmet Erdoğan’ın cenazesi bir gün boyunca sokakta, 10 yaşındaki Cemile Çağırga’nın cansız bedeni ise 3 gün boyunca buzdolabında bekledi. Yüzlerce bina hasar gördü, onlarca ev kullanılamaz hale geldi. 8 gün boyunca yoğun çatışmalarla sindirilmek istenen Cizre halkı yasağın kaldırıldığı gün sokaklara dökülüp savaş politikalarını protesto etti, cenazelerini defnetti... Özel harekat birimlerinin ağır silah, tank ve zırhlı araçlarla zorladığı mahallelere giremediği Cizre’nin sokakları her yönüyle Kobanê’yi andırıyordu.
Ekin Wan, Hacı Lokman Birlik...
Cizre üzerinden tariflenen bu tablo Kürdistan’ın birçok ilçesinde hatta kent merkezlerinde yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor. Neredeyse her gün ev baskınları, tutuklamalar ve bazen de sokak ortasında infazların yaşandığı Kürdistan’da sokağa çıkma yasağıyla birlikte psikolojik bir savaş da yürütülüyor. Bölge halkı saldırıların özel birlikler tarafından yapıldığını ve bazen zırhlı araçlardan Arapça anonslar geçtiğini söylüyorlar. En son Diyarbakır Sur’da yaşanan çatışmaların ardından duvarlara yazılan “Kanımız aksa da zafer İslamındır” sloganı Esadullah Tim imzasıyla yazıldı. Devletin 90’lı yıllarda Hizbullah ile yaymaya çalıştığı korku bu defa da IŞİD eliyle yaratılmaya çalışılıyor. Öte yandan Kürt işçileri yere yatırıp “Türkün gücünü göreceksiniz” diyen zihniyet; Ekin Wan’ın çıplak cenazesinin fotoğrafını teşhir ediyor, Hacı Lokman Birlik’in cenazesini zırhlı aracın arkasından sürükleyip, gerilla mezarlıklarını tahrip ediyor...
Kürtlere bakışta değişen bir şey yok
Kürdistan’da bunlar yaşanırken Türkiye’nin batısında da yükselen faşist saldırıların hedefinde Kürtler ve barış talep eden ilerici devrimci-demokrat güçler var. İstanbul’da yaşanan olayda, telefonda Kürtçe konuştuğu için faşist saldırıya uğrayan Sedat Akbaş 6 kişi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Yine birçok ilde mevsimlik işçilere yönelik ırkçı saldırılar yaşanırken, Kırşehir’de Gül Kitabevi yağmalandıktan sonra içindekilerle birlikte ateşe verildi, şans eseri can kaybı yaşanmadı. Bütün dünyanın yüreğini sızlatan Alan Kurdî‘nin fotoğrafını sosyal medyada nefret söylemiyle paylaşan kişiler, pompalanan faşizmin geldiği noktayı açıkça göstermektedir. “Kontrolsüz” bir kalabalığın yakıp, yıkıp, linç ettiği olaylara polisin çoğu zaman müdahale etmemesi ve yargının işlememesi, yaşanan bu saldırıları toplum nezdinde meşrulaştırmış ve yeni saldırıları cesaretlendirmiştir. Bu durum yaşananların, yürütülen “savaş konsepti”nin bir parçası olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bütün bunlarla birlikte bir de başbakanın Van mitinginde Kürtlerin AKP’ye oy vermedikleri taktirde beyaz Torosların devletin otoparklarından sokaklara çıkacağını söyleyip halkı tehdit etmesi, mevcut sistemin Kürt halkına bakışını özetlemektedir.
Kalıcı ve onurlu bir barış
İnsana dair bütün değerlere yönelik yürütülen bu saldırılara halk sağduyu ve sabırla yaklaşıyor. Bölge halkı savaşın karşısına barışı koysa da AKP’nin bu sorunu çözemeyeceği/çözmeyeceği konusunda hemfikir. Erdoğan’ın başkan olma hırsıyla Kürdistan’ı kan gölüne çevirdiğini belirten insanların AKP’ye karşı öfkesi gün geçtikçe daha da büyüyor. Çatışma bölgelerinde konuştuğumuz halk, savaşın amaçsızca tırmandırıldığını ve yaşanan ölümlerden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sorumlu olduğunu vurguluyor. Halk çatışmalara tanık oluyor ve yaşamını yitiren herkesin acısını duyuyor, üzüntüsünü yaşıyor. Bu savaşı “Sarayın savaşı“ olarak tanımlayıp asker ve polis ailelerini de savaşı durdurmaya çağırıyor.
Yaşanan onca trajediye rağmen herkesin ortak arzusu kalıcı ve onurlu bir barış. Burada devletin beklentisinin aksine barış talebinin temel dayanağının yılgınlık değil de vicdani olduğu açıkça görülmelidir. Bunun en belirgin kanıtı barış için ödenen ağır bedellerdir. Ankara’da yaşanan saldırıda barış için bir araya gelen onbinlerce insan hedef alınmıştır. Ve o insanların parçalanmış bedenleri, üzerlerinde barış yazan pankartlarla taşınmıştır. Kardeş kanı dursun diyen halkların kanları birbirine karışmış ve gelecek olan barış da onların şahsında onurlu bir barış olacaktır.
Özgür insan
Türkiye’nin önemli bir dönemeçten geçtiği bu günlerde 1 Kasım seçimleri Türkiye halklarının verdiği demokrasi ve özgürlük mücadelesi açısından büyük önem taşımaktadır. Tek adam rejimine karşı HDP’nin sunduğu model, Rojava’da yeşeren doğrudan demokrasinin tohumlarını taşımaktadır. Kooperatiflerin belirlediği alternatif ekonomi, kolektif yaşam ve yönetimin mahalle meclislerine kadar indirgendiği öz yönetim modeli, gelecek için eşit, ortak ve onurlu bir yaşamı tarifliyor. Buradan çıkacak olan özgür yaşam Ortadoğu’ya barışı getirecek olan “özgür insanı” yaratacaktır. Kobanê’de YPJ komutanı olan Rengin “Biz özgürlüğü soyut bir kavram olmaktan çıkarıp somutlaştırıyoruz. Özgürlüğün bir sınırı yoktur. Hedefe ulaştığımızdan daha fazlasını istiyoruz, bu sürecin içinde sürekli bir değişim vardır. Yani özgürlük için yeter demek diyalektiğin doğasına terstir” sözleriyle iktidarların bahşettiğinin özgürlük olamayacağını vurguluyor. Şimdi biz geride kalanların özgürlük mücadelesinde yitirdiğimiz arkadaşlarımıza onurlu bir barış ve özgür bir ülke borcumuz var. Bu tarihsel sorumluluk hepimizin omuzlarındadır...