Bina aslında Başbakanlık için yapılmış. Her bakanın bilmem kaç müsteşarı, yardımcısı filan derken, bunlara bin oda ancak yetecek diye düşünülmüş. Şimdi bu bin odalı sarayda, Türk anayasasına göre, hiç bir sorumluluğu olmayan bir Cumhurbaşkanı ile "kerimesi" oturacak.
Bu şatafat neyin nesi?
Şu "büyük mütefekkir" Necip Fazıl'ın "tilmizine" bu "saray debdebesi" hiç yakışıyor mu?
Taha Akyol, bunda şaşıracak bir yan olmadığını kendi hatırasından hareketle dünkü yazısında anlatmış. Meğer "üstad" şatafata pek meraklıymış. Erbakan'a karşı "ortaklık" kurmak için, Türkeş'i yemeğe davet etmiş. Necip Fazıl muhteşem bir köşkte otururmuş. Sofra ise öyle "Rasülülahın sofrası" gibi bir sofra değilmiş. Hatta parmakları yıkamak için sofraya konulan, içinde gül yapraklarının bulunduğu gümüş taslardaki suyu Akyol hoşaf sanmış...
"Mürşidi" Necip Fazıl olanın kendine Saray inşa ettirmesinde gerçekten şaşılacak bir şey yok.
Yok ama, ben yine de bu "şatafatlı saray" halinin İslam'daki yerini anlamak için, her zaman yaptığım gibi bir "yurtsever Melle"ye sorma ihtiyacı duydum. İsmini, yine bir hadis-i şerife dayanarak "gösteriş ve riya olmaması" için söylemeyen Melle bana ayet-i kerime'den şu satırları aktardı:
'Nice memleketler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları yok ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) Nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.) 22-45...'
Doğrusu AKP'li "oligarklar" adına ürperdim...
Melle, şöyle de dedi: "Gerçek müslüman bir 'çete'nin , siz buna gerilla da diyebilirsiniz, gün gelecek, 'beyaz evi', buna da Ak Saray diyebilirsiniz, zaptedeceği de, malum olmuştur." Kaynaklara baktım, Melle konusuna hakimdi, şöyle denmişti: "Müslümanlardan bir çetecik beyaz evi fethedeceklerdir." (Müslim, İmare: 10, N: 1822)...
Her neyse... Konumuza dönelim. Şu Necip Fazıl lafı, Cumhurbaşkanının "Necip Fazıl ödülü" töreninde yaptığı konuşmadan dolayı gündeme geldi. Bu konuşmada Erdoğan muhalif aydınları, bu arada Aysel Tuğluk'u "kimi zaman orduyu göreve çağırmakla" itham etmiş, bu aydınları fikir namusuna sahip olmamakla suçlamıştı. Erdoğan fikir namusunu Necip Fazıl'dan öğrendiğini de belirtmişti.
Vaktiyle bir kumarhane baskınında yakayı ele veren bu Necip Fazıl'ın fikir namusu, Aziz Nesin'in ünlü eserinin başlığından farksızdır. Başlık şu: "Yeşil renkli namus gazı"...
Muhalif aydınları "darbecilere çağrı" yapmakla suçlayan Erdoğan'ın "mürşidi" bakalım bu konularda ne demiş:
"Hareketin mahiyeti... Malum klasik darbelerden biri değildir... Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye'nin çöküşü gerçekleşebilirdi... 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır... 27 Mayıs 1960 hareketi 'millete rağmen' diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak 'millet için' formülüyle ifade edilebilir."
"Ben olsaydım orduya 'gel bu işi sen yap!', hatta 'beni de yakala!' teklifinde bulunmayı en akıllı tedbir sayardım."
"Diyarbakır'da 'şeriatin kestiği parmak acımaz' diyen Devlet Başkanı şeriati hak ve hakikat manası dışında kullanmış olmayacağına ve ayrıca 'anarşiyi kökünden temizlemedikçe gitmeyeceğiz' dediğine göre gerçek Müslüman'a düşen vazife ona şöyle cevap vermektir: Dediklerinizi yapın da, başımızdan hiçbir an eksik olmayın!.."
Ve işte şimdi Erdoğan, tıpkı Necip Fazıl gibi, kendisine bir "Sisi" türü darbe yapılması korkusuyla MGK'da orduyla yeni bir cephe kurmaya çalışıyor ve alınan kararları da Sabah Gazetesinin özel istihbarat sorumlusu Abdurrahman Şimşek şöyle yazıyor:
'MGK'de alınan karar gereği artık devlet içinde hiçbir cemaate yer olmayacak. Bundan sonra ne Süleymancı, ne Nakşibendi, ne Menzil, ne de İsmailağa, İskenderpaşa... Bütün cemaatlerle devlet etkin şekilde mücadele edecek'...
Mürşidi Necip Fazıl olanın burnu kışla karavanasından kurtulmaz....