Bu hafta bütün Britanya, Kur’anı yeteri kadar iyi okuyamadığı gerekçesiyle oğlunu öldüren anne Sara Ege’yi konuştu. 2010’da Galler bölgesinde yaşayan anne 7 yaşındaki oğlunu döverek öldürmekten suçlu bulundu ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Britanyalı bir annenin çocuğunu öldürmesi olayı yeni bir haber değil. Daha geçtiğimiz aylarda İngiltere’de bir anne iki çocuğunu boğarak öldürmüştü. Ancak doğum sonrası depresyona girdiği gerekçesiyle anne suçsuz bulunurken iyileşinceye dek akıl sağlığı merkezinde tutulmasına karar verildi. Bu iki hikayeye bakıldığında anlaşılması zor olan şeytandan telkin gelmesi iddiasıyla çocuğunu öldüren Müslüman annenin akıl sağlığı kuşkuya mahal vermezken, İngiliz annenin ‘post-natal’ adı verilen doğum sonrası depresyondan ötürü suçsuz bulunması.
Yani doğum sonrası depresyona girmek sağlıksızlığa delalet ediyor da şeytanın kılavuzluğuyla kendi oğlunu öldürmek aklıselim bir durum mu oluyor? Bu her iki cinayet hikayesinin farklı sonuçlanmasının sebebi birinin İslam ile ilişkilendirilmiş olması değil mi? Yani İngiliz medyasının genişçe yer verdiği Müslüman katil anne haberinin ilgi çekici tarafı elbette sadece vahşice işlenmiş bir cinayeti içermesi değil; aile içi şiddetin dibe vurduğu bir haber olması da değil. Britanyalılar tarafından bu olayın tüyler ürpertici bulunan tarafı böylesi vahşi bir cinayetin din adına, diğer bir deyişle İslam adına işlenmiş olmasıydı. Yani İslam adına bir annenin çocuğunu öldürmesi, İslamofobi’nin gerekçelerinden biri olarak haneye çoktan yazıldı bile.
11 Eylül olaylarıyla başlayan İslamofobi, 7 Temmuz 2005’de Londra’daki bombalama olayı ile birlikte İngiltere’de iyice güçlendi. Ancak birçok uzman, İslamofobi’nin 11 Eylül olaylarından çok daha önce başladığı konusunda hemfikir. Yani bombalama olayları ve paranoyası işin öne sürülen gerekçeleri, meselenin iç yüzü çok daha eskilere dayanıyor.
İslamofobi hakkında yazılan kimi raporlara göre İslam, Batı’ya göre ikinci sınıf olarak görülmektedir. İslam ‘barbar, akıldışı, ilkel ve cinsiyet ayrımcılığı yapan bir yapıdadır’ şeklinde açıklanıyor. Yine farklı bir raporda İslam ‘şiddet yanlısı, saldırgan, tehditkâr, terör destekçisi ve medeniyetler çatışmasına yol açan olarak görülmektedir’ deniyor. Müslüman annenin cinayet davasında yargının bu tarz fikirlerden etkilenmiş olması mümkün değil midir? Yargının her daim adil işlemediğine çok kez tanıklık ettik; ediyoruz. Yargıdaki adaletsizliğin sadece gelişmekte olan ve 3. Dünya ülkeleri olarak atfedilen yerlere özgü bir durum olmadığını akıllardan çıkarmamak gerekir. Her ülke, baskın ideolojileri doğrultusunda politika yapıyor, yasa çıkarıyor. İdeolojik ve politik tutumlar, sosyolojik olguları da etkiliyor. İslamiyet’le ciddi derdi olduğunu saklamayan bir ülke, şeytandan aldığı talimatla oğlunu öldüren annenin zihnen hasta olabileceğini düşünmüyor; bu cinayeti sadece İslam’ın bir sürü bağnaz doktrinlerinden birinin bir sonucu olduğunu düşünüyor.
Batı ülkelerinin sürekli didiştiği meseleler arasında göçmen ve Müslüman düşmanlığı başı çekiyor. Hele hele hem müslüman hem de göçmen isen iş iyice sarpa sarıyor. Yapılan araştırmalar, İslam düşmanlığının İngiltere’de hızla arttığını söylüyor ki bu da birçok ırkçı eğilimi beraberinde getiriyor. İngiliz Müslümanlar ise tek bir toplum gibi görülüyorlar, yani birbirlerinden farklı fikir ve düşüncelere sahip heterojen bir toplum olarak anılmıyorlar. Öyle ki ülkenin gözünde Pakistanlı, Hintli ya da Malezyalı olarak değil sadece Müslüman olarak görülüyorlar. Bu bağlamda, toplumla entegre olamayan ve yabancı kültürden izole olan Müslümanlar, kendi aralarında kenetlenip Müslüman kardeşliği oynuyorlar.
Öyle ki Kudüs’deki farklı dini gruplardan oluşan ve sınırları çok belirgin olan mahallelere taş çıkartan cinsten bölgeleri var Londra’nın: Müslüman mahallesi, Yahudi mahallesi, Siyahların mahallesi şeklinde bu liste uzayıp gidiyor. İngiltere’nin gururla reklamını yaptığı çok kültürlü kimliği kumdan bir kale gibi, her an yıkılabilir. Altta kalanın canı çıkacak.
Müslüman katil anneden İslamofobi’ye
İngiltere Gündemi