HDP 4. Olağan Genel Kurulu’nda İstiklâl Marşı okunmadığı gerekçesiyle açılan soruşturma, bizi tarihe götürdü: Mehmet Akif’in yazdığı “İstiklâl Marşı” ilk Meclis’te “milli marş” olarak kabul edilmiş, ancak sonraki uygulamalarla çelişen Akif Mısır’a gitmek zorunda kalmıştı. M.Kemal ise M.Akif’e ilişkin şunları söylüyor: "Mehmet Akif bizim inkılâplarımızın düşmanı idi. Evet, İstiklâl Marşı’nı yazdı. Ama onu bir ümmet düşüncesi ile yazdı. Türk Milleti düşüncesiyle yazmadı."
Mehmet BAYRAK
Kanlı zâlimlerin ettiği işler...
Son HDP Genel Kurulu’nda İstiklal Marşı okunmadığı gerekçesiyle, MHP Lideri ve iktidar ortağı Devlet Bahçeli’nin isteği üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturma açılmış bulunuyor.
Bugüne kadar Ermeniler üstüne iki çalışma yapmış bir araştırmacı olarak yazıyorum. Cedleri Kayseri Ermenisi olup Kıbrıs’a göçen ve kendisi 1933’te Cumhuriyet’in 10. Yılı dolayısıyla TC vatandaşlığına geçtikten sonra 2. Dünya Savaşı döneminde Alman Nazileriyle girdiği ilişkiler dolayısıyla tutuklanan ve 1965’te Milliyetçi Hareket Partisi’nin başına geçtikten sonra tek işi “komando” adı verilen milisleriyle Sol, Alevi, Kürt ve emekçi muhalefeti katletmek ve bastırmak olan Alparslan Türkeş’in ardılı, vârisi ve her yönlü devamcıları ise ortadadır.
Hemen tüm “Türk- İslâm” kahramanlarının hep dönme ve devşirmelerden çıktığını bilen bir dönemin sol- demokrat gazetecileri, Türkeş’i de sorgulamaya başlamışlardı. Türkeş de, bu kuşkuları hissetmeli ki, kendini Dadaloğlu’nun torunu olarak sunmakta ve Afşar olduğunu savunmaktaydı. Hiç unutmam, Kayseri- Pınarbaşı’da Dadaloğlu’nun Recepli- Afşarı olan akrabalarıyla ilişkiye girmesi ve MHP’yi o bölgede örgütlemesi oyununu en iyi bilenlerden biri olan babamı 1970’li yıllarda Ankara’da Cumhuriyet gazetesine götürerek hem Mustafa Ekmekçi, hem Mehmed Kemal hem de Fikret Otyam’la görüştürerek durumu anlattırmış ve gazetede durumun deşifre edilmesini sağlamıştım...
Bilindiği gibi, İstiklâl Marşı bugüne kadar hep muhalif unsurların başında Demokles’in kılıcı gibi sallandırıldı. Özellikle darbe dönemlerinde, insanlar, bu marşın tüm dörtlüklerini ezberlemekle karşı karşıya bırakıldılar. Oysa, adeta bir kutsal metin gibi sunulan İstiklal Marşı’na en ilginç ve ağır eleştirileri bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün kendisi yapmıştı... Bu eleştiriye, ilk kitabım “Tevfik Fikret”te yer vermiş ve bu eleştiri, üstteki gazeteci- yazarların yazılarına da konu olmuştu.
M. Kemal’in, ilginç bir kişilik ve bir yönüyle iyi bir taktisyen olduğunu söyleyebiliriz. Onun, Malatya ile bağlantısı ya da Konya Yörükleriyle ilişkisi konularına girecek değilim. Ancak, bazı Alevi dedelerinin kendisini Alevi olarak sunmasının tutarlı bir yanı olmadığını söylemeliyim. Çünkü, Malatyalı Kürt şair ve gazeteci Şemsi Belli’nin 1966’da kızkardeşi Makbule Atadan ile yaptığı röportajda bile, onların 6 kardeş olduklarını ve bunlardan 4’ünün küçük yaşta öldüğünü, bunlardan birinin adının “Ömer” olduğunu bu röportajdan bile öğreniyoruz.
Yine ünlü Kürt aydınlarından Kadri Cemilpaşa (Zinar Silopi), M. Kemal’ın Diyarbekir’deki günlerine değinirken; onun Kolordu Müfettişi olarak burada görev yaparken, sonradan Dersim Mebusu olacak Hasan Hayri Bey’le yakın ilişkisini, Kürt ulusal giysileri giydirdiği Kürt çocuklarını şehir içinde nasıl dolaştırarak gösteri yaptığını hatırlatarak şöyle diyor: “Eğer M. Kemal, başarısız olsaydı inanıyorum ki buraya geri dönecek, burada kuracağı Kürdistan’ın başına kendisi geçecekti...” (Bkz. Doza Kurdistan, Özge yay. Ank. 1992).
Milli Emniyet Teşkilatı’nda istihbarat subayı: Mustafa Kemal
Bugün MİT olarak adlandırılan Milli Emniyet Teşkilatı hakkında 1996 yılında 30 sayfalık sınırlı bir kitapçık yayımlanmıştı. (Bkz. Hürriyet gaz. 28.4.1996). Dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, MİT’i tanıtırken; M. Kemal’in de İttihad ve Terakki döneminde Teşkilatta “İstihbarat Subayı” olarak görev yaptığını bildiriyor. Haberin, ilgili kesiti şöyle: “Kitapçığın en ilginç bölümlerinden biri, Atatürk’ün Milli İstihbarat ile ilişkisinin anlatıldığı bölüm. MİT’in tarihçesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’ya gidiyor. İttihad ve Terakki Cemiyeti ile birlikte ortaya çıkan bu kuruluş, modern anlamdaki ilk istihbarat örgütü. Kitapçıkta, Mustafa Kemal Atatürk’ün de Teşkilat-ı Mahsusa’nın içinde bulunduğu belirtiliyor.” Bu konularda, Tuncay Özkan’ın, 1996’dan 1999’a kadar altı baskı yapan “Bir Gizli Servisin Tarihi/ Milli İstihbarat Teşkilatı” kitabına bkz.(Milliyet yay. İst.1999).
Buradan öğreniyoruz ki; “Partili Cumhurbaşkanlığı”nı eleştirerek ortaya çıkan, ancak daha sonra, düşünce babası Necip Fazıl Kısakürek’in “Partili Başbuğ” önerisini dikkate alarak “AKP’li Cumhurbaşkanı” olarak ortaya çıkan R. Tayyip Erdoğan’ın son Libya harekatı üzerine sıklıkla gündeme getirdiği M. Kemal- Libya ilişkisi, sadece 1911’deki Derne Harekâtı’ndan ibaret değil.. M. Kemal, 1908’de İttihad ve Terakki Komitesi adına Trablusgarb’a; son gidişi ise Teşkilat-ı Mahsusa adına Bingazi’ye olur. Ancak, unutulmamalı ki, o zamanlar Libya, henüz Osmanlı’ya bağlıdır ve sonrasında İtalyan işgali altındadır (Bkz. Age, s. 29-30).
Mustafa Kemal ve M.Akif Ersoy ilişkisi
Aynı dönemlerde, Arnavut kökenli Mehmet Akif Ersoy da, Teşkilat-ı Mahsusa üyesi bir İslamcı’dır. Dahası şairdir ve hitabeti güçlüdür. Bundan dolayıdır ki, daha II. Abdülhamid dönemindeki iki kurucusu Kürt olan (Dr. Abdullah Cevdet ve Dr. İshak Sükuti) Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti, özellikle 1912 Selanik Kongresi’nde yönetimin tümüyle Balkan ve Kafkas göçmenlerinin eline geçmesi ve 1913’te Bab-ı Ali baskınıyla yönetimi ele geçirmesinden sonra oraya çıkan Türkçü Hareket, Alman militarizmiyle birlikte I. Dünya Harbi’ne girişir... Sömürgelerin paylaşılmasında kendini atlatılmış sayan Alman militarizmi, Ortadoğu’ya ve Uzak Asya’ya açılmayı hedeflerken; Türkçüler de Avrupa’da kaybettiklerini Orta Asya’da aramaya koyulmuşlardı...
İttihadçılar, Hz. Muhammed’in “Sancağ-ı Şerif”ini ortaya çıkarmış, bu savaşın bir “Harb-ı Mukaddes” yani (Kutsal Savaş) olduğunu propaganda ediyorlardı. M. Akif, bu iş için biçilmiş kaftandı. Nitekim, 1913’te kendisi ve İslam ulemasından bir grup Almanya’ya Berlin’e gönderilmişlerdi. Bunlar arasında, Türkiyeli ulema dışında Orta Asyalı ulemadan da kişiler bulunuyordu.
Yaşanagelen acı gerçeklere rağmen M. Akif, şu slogan -şiiri haykırıyordu:
Balkanlar’daki yangın daha kül bağlamamışken
Bir başka cehennem çıkıversin, bu ne erken!
Lâkin bu cehennem onu yıldırır mı? Asla!
İlâya seğirtip duruyor nâmını hâlâ.
Buna karşılık, Fikret “Sancak-ı Şerif Huzurunda” şiiriyle, bu zihniyetle alay etmekte; bizim ilk kez bütününü yayımladığımız ünlü “Harb-ı Mukaddes” şiiriyle de lânetlemektedir.
Dünyayı bugün harb denilen dest-i helâke
Teslim eden alçakların ecdâdına lânet.
İşte, bu görev dolayısıyladır ki, M. Akif; bu emperyalist savaşa karşı çıkan Tevfik Fikret gibi hümanist şairlere şiddetle çatıyordu. Tevfik Fikret’in hiç bir açığını bulamayan M. Akif, onun Robert Kolej’deki edebiyat öğretmenliğinden giderek; onu, “Hıristiyan kilisesinde çan çalan zangoç”a benzetiyordu... Fikret, ünlü “Tarih-i Kadim” (Eskiçağ Tarihi) ve buna ek olarak 1915’te ölmeden bir süre önce yazdığı ve bizim ilk kez tümünü yayımladığımız “Tarih-i Kadim’e Zeyl” (Eski Çağ Tarihine Ek) şiiriyle bu zihniyeti mahkum ediyordu. (Bkz. M. Bayrak: Tevfik Fikret; Tel yay. İst. 1993; Tevfik Fikret ve Devrim, Yorum yay. Ank. 1986).
Fikret’i çileden çıkaran şey, bu emperyalist savaşa dinsel kılıf giydirilmesi ve bunun “Harb-ı Mukaddes” olarak sunulmasıydı. Fikret, ünlü şiirinin nakaratında bu savaşı şöyle lânetliyordu:
Lânet sana! Lânet sana ey Harb-ı Mukaddes
Sensin bütün ekvânı eden böyle mülevves.
Yenilgiden ve Osmanlı’nın parçalanmasından sonra, kimin haklı olup olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu gelişmeden yani yenilgiden sonra M. Kemal; adeta geçmiş İttihadçı geleneği red ve inkâr ederek, 1918’de Süleyman Nazif ve Faik Âli (Ozansoy) gibi iki Kürt aydınıyla birlikte Tevfik Fikret’in Bebek’teki Aşiyan Müzesi’ni ziyaret ediyor ve anı defterine şunları yazıyorlardı: “Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübâhi perestişkârân-ı Fikret” yani (Anma ziyaretinde bulunmakla övünerek Fikret’e tapanlar!..”
Bu iki Kürt şairi ve aydını; düşüncelerini hayatıyla ödeyen 14-15. Yüzyılın ünlü Bâtınî/ Hurûfi şairi Seyyid Nesimî’nin 7’nci göbekten torunlarıydı. Faik Ali Bey, Kütahya mutassarrıflığında Ermeniler’i katliamdan kurtarmış; Süleyman Nazif ise -muhtemelen- bu günlerde kaleme aldığı ünlü “Kara Bir Gün” makalesini bundan kısa süre sonra İstanbul basınında yayımlıyor ve Malta’ya sürgüne yollanıyordu...
M. Kemal Atatürk, İstiklâl Marşı’nı eleştiriyor...
Mehmet Akif’in yazdığı “İstiklâl Marşı” ilk Meclis’te “milli marş” olarak kabul edilmiş ancak sonraki uygulamalarla çelişerek Mısır’a gitmek zorunda kalmıştı. İsterseniz, bundan sonrasını ikiliye ilişkin bir anıya bırakalım:
O sıralarda (1935) Mehmet Akif yeni ölmüş, kendisine resmi merasim yapılmamış, bu yüzden gençlik bazı hareketlerde bulunmuştu. Atatürk, toplantıya gelir gelmez etrafı gençlerle çevrildi. Büyük Önderin sinirli bir hâli vardı. Kendisini dinleyenlere hitaben söze şöyle başladı:
- Ben gençliğe kırgınım. Biz güya İstiklâl Marşı şairine lâzım olduğu kadar hürmet göstermemişiz. Sorarım size, Mehmet Akif bu memlekete ne kazandırmıştır? Mehmet Akif bizim inkılâplarımızın düşmanı idi. Evet, İstiklâl Marşı’nı yazdı. Ama onu bir ümmet düşüncesi ile yazdı. Türk Milleti düşüncesiyle yazmadı.
Eğer hakikaten Türk Milletinin istiklâlini düşünseydi, Rum malı olan fesi, başından çıkarmamak için Mısır’a gidip esareti tercih etmezdi. Halbuki biz bu memleketi, muasır medeniyet seviyesine çıkarmak gayesiyle onu bütün geriliklerden kurtarmak için çırpınıyoruz.
Gençler! Sorarım size, bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medeni dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lâzım gelen her şeyi yazan, düşünen ve hayatını bu uğurda feda eden kimdir?
Gençler, cevap verdiler bu soruya:
- Hâmit.
- Hayır.
- Namık Kemal.
- Hayır.
- Ziya Gökalp.
- Hayır, bilmediniz.
Ve Atatürk, kendine has Rumeli şivesiyle cevap verdi:
- Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar, Fikret be çocuklar...
Ve sırasıyla Ferda’yı, Sis’i ezbere okudu ve bu şiirlerin tahlillerini yaptı.
En sonunda sözlerini şöyle bitirdi:
- O, bizden çok ilerisini gören bir insandı. Ne yazık ki biz ona hâlâ yetişemedik...(Fikret’in öğrencilerinden Prof. Nurettin Sevin’in anısı. Mustafa Baydar: Anılarla Fikret ve Atatürk; Varlık Dergisi, Sayı:708’den aktarılarak, M. Bayrak: Tevfik Fikret ve Devrim; 1986, s. 93-95).
Nazım Hikmet; “Putları Yıkıyoruz” konulu eleştirel şiirlerinde; gereğinden çok büyütülmüş ve şişirilmiş Türk şairlerini mahkum ederken; Tevfik Fikret için, “O yaşadığı dönemde, içinde bulunduğu ortamda en ileri ne olmak mümkünse onu olmuştur...” derken haklı değil midir sizce de?..
Öte yandan, yukarıdan beri anlata geldiklerimizden ders alınsa acaba bugünkü talihsiz ve tarihe kara leke olarak geçecek gelişmeler yaşanır mıydı?...