Buna rağmen mevcut inkarcı zihniyet tarafından bir türlü kabullenilmeyen Kürtlerin meşru statüleri, her ne kadar bugün talep edilenden farklı olsa da Osmanlılar zamanında kendi bayrakları, orduları, farklı beylikler olarak hükümetleri vardı. "Özerk Kürdistan Eyaleti"ne nasıl varıldığını kısa tarihi kesitlerle açmaya çalışalım.
Safevi hükümdarı Şah İsmail'in yaymaya çalıştığı ruhani ve dünyevi imparatorluk öyle etkili gelişir ki Osmanlı'nın şehzadelerini, valilerini ve komutanlarını saflarına çeker; hatta kimini gizli, kimini açık mürit yapar. İsmail'in kısa sürede gelişip güçlenmesi, Osmanlı hükümdarı Yavuz Selim'i ilerisi için kaygılandırır. Çünkü Şiaların doğudan Anadolu'ya girmesi ve batıya doğru ilerlemesiyle Osmanlı'nın doğuda tabanını İsmail'e kaptırarak küçülmesi riski söz konusudur. Ayrıca doğudaki Hindistan'dan gelip batıya uzanan Baharat-İpek yolunun denetimi çok önemlidir. Çünkü bu yolları denetleyen devlet ve imparatorluk aynı zamanda o dönemin stratejik maddesi olan baharatın dağılmasını da kontrol etmekte ve bundan büyük gelir elde etmektedir.
Doğunun İsmail'in eline geçmesi bu yolların hem kesintiye uğraması hem de gelirin onlara geçmesi demektir. Bu gelir getirici unsur, din unsuru ile birleşince İsmail'in Safevi Devleti’nin Osmanlı için büyük tehdit oluşturduğu ve gelecekte daha da büyük bir tehlike oluşturacağını Yavuz görüyordu. Bu nedenle Orta Asya'dan beri yönü hep batıya doğru olan Osmanlı, ilk defa yönünü doğuya çevirir ve Şia'yı durdurma planını Kürtlerin desteğiyle hayata geçirmeye karar verir.
Yavuz Selim karargahını Amasya'ya taşırken İdris-i Bitlisi de büyük yetkilerle Kürt beylerini kendi yanında yer almaları için ikna etmek üzere Kürdistan'a gönderir. Danışman İdris-i Bitlisi'nin önemli özelliği, Kürdistan'ın hanlıklarından olan Bitlis'ten ve Kürt olması, bir de Yavuz'la aynı mezhepten Sünni ve sofi olmasıdır.
Burada tarihin garip bir cilvesini görmek mümkün. Yıllarca "Kürt yoktur" diyenlerin, Kürtlerin varlığını inkar eden Türklerin atalarının tarihini ilk kez bir Kürt yazmıştır. Üstelik eserinin ismi Kürtçe ve Farsça’dır. "Heşt Behişt" (sekiz cennet) eseri İdris-i Bitlisi'yi Osmanlı sarayında daha itibarlı hale getirir. Kürtler olmazsa bu savaşın kazanılmayacağının herkes bilincindedir. Osmanlı ile Safevi (Büyük İran) devletleri arasında adeta bir tampon bölge olan coğrafya, Kürt beyliklerinden oluşmaktaydı. Bu beyliklerin çoğu özellikle stratejik konumları ve dönemin jeopolitik gerçekliklerinden dolayı Safeviler'den çok çekmişlerdi.
Kürdistan'a varan İdris-i Bitlisi, Şah İsmail'in Şia oluşunu, Yavuz Selim'in hünerlerini ve kendi üstün ikna kabiliyeti ile dini yönünü kullanarak Kürt beylerini Osmanlı ordusu yanında Safevi ordusuna karşı savaşmaya ikna eder. Savaşa "kendi bayrakları" altında "özel kuvvetleri”, toplam sayıları Osmanlı ordusu (yetmiş bin) kadar olan Kürt birlikleri ve onların başında 16 Kürt beyi bizzat katılır.
Yavuz'un İstanbul'dan getirdiği ordusu aylarca yol yürür, yorulur. Artık komutanların güçlükle zapt etmeye çalıştığı, bıkkınlık ve dağılma alametlerinin baş gösterdiği bir durumda Kürt ordusu, Osmanlı'nın imdadına yetişir. Asker sayısı bir anda iki katına çıkar. Şah İsmail bu koşullarda savaş yapmaktan vazgeçer. Mako ve Hoy üzerinden kuzeye yönelir. Amacı Azerbaycan ve Kafkasya’ya ulaşarak bu savaşı bir müddet ertelemek, biraz daha güçlendikten sonra tekrar geri dönmektir. Buna karşılık Osmanlı ordusu, Kürt ordusunun katılımı ile kazandığı moralle yürüyüşünü hızlandırır. Erzurum, Ağrı, Doğubayazıt üzerinden Çaldıran Ovası’nın önüne gelir. Burada İsmail'in ordusunu yakalar. Bu zorunlu karşılaşmadan ötürü artık savaşmaktan başka çare yoktur.
Çaldıran Ovası’nda 1514 yılında büyük bir çarpışma olur. 140 bin kişilik Osmanlı-Kürt ordusu ile 70 binlik Safevi ordusu çeşitli cephelerde savaşır, birbirlerini helak eder. Kürtler, Osmanlılardan çok daha cansiperane savaşır. Safevi ordusu, buradaki koşulları iyi bilen Kürt savaşçıları ile Osmanlı'nın karşısında tutunamaz ve sonunda dağılır. Kürt savaşçılarının gösterdiği cengaverlik yıllar boyu dilden dile aktarılır.
Savaş sonrasında İdris-i Bitlisi, Kürt beyleri, komutanları ve cengaverleriyle Yavuz'un karşısına çıkar. Bunların arasında bir eli arkasında olan biri Yavuz'un dikkatini çeker ve bunu kendisine karşı bir saygısızlık olarak görür, sinirlenir. Bunun üzerine İdris-i Bitlisi devreye girerek bu adamın "Ewdî" isminde Bayazıtlı (Doğubayazıt, Bazîd) bir komutan olduğunu, Çaldıran'da düşman tarafından kolu kesildiğinde savaşa devam etmek için kolunu kızgın yağa batırıp savaşa devam ettiğini, savaşı bu yürekli kahraman ve cengaverlerin sayesinde kazandıklarını anlatır. Yavuz bundan çok etkilenir, Ewdî'ye saygı ve övgüde bulunur. Hemen kendisine altın bir kol yapılmasını ve Beyazıt'ın da yurtluk olarak kendisine verilmesini emreder. Ewdî daha sonra Kürtler arasında "Edî'yê Lep Zêrîn" (Altın Kollu Çolak Ewdî) olarak ünlenir. Doğubayazıt'ta bulunan görkemli İshak Paşa Sarayı'nı yapan İshak Paşa, Ewdî'nin torunudur.
Çaldıran Savaşı’na katılmış 16 Kürt beyinin de aralarında bulunduğu 28 Kürt beyi, İdris-i Bitlisi'nin de örgütlemesi ile Amasya'ya gelip Yavuz Sultan Selim'in misafiri olur. Sultan Selim'in divanında günlerce toplantılar yapılır, uzun uzadıya tartışılır, konuşulur ve neticede bir sonuca varılır. İdris-i Bitlisi'nin diplomasisi ve Sultan Selim'in güzel sözleri, Kürt prenslerine güven verir, ikna eder. Osmanlı sultanına güvenip inanırlar ve Osmanlılarla birlikte olmaya karar verirler. Aralarında bir antlaşma imzalanır.
Kürt tarihi açısından önemli olan 1514 Amasya Antlaşması, maddeleri farklı biçimlerde dile getirilse bile özünde üç önemli hususu içeriyor:
1) Kürt emirlerinin özerkliği, Osmanlı yönetimine bağlı olarak korunacak.
2) Kürtler bütün savaşlarda Osmanlılara yardım edecek, Osmanlılar da Kürtleri dış saldırılardan koruyacak.
3) Kürtler devlete belli bir oranda vergi verecek. (Bundan kasıt ise içeride tamamen özerk olan Kürtlerin, dışarıda Osmanlı’ya dahil olduğunun kayda geçirilmesidir.)
Böylece "Özerk Kürdistan Eyaleti" oluşumuna giden yol açılmış oldu. Statülerinin belirlenmesinde, yeni bir egemenlik alanı oluşturmada Kürdistan emirlikleri daha avantajlı çıkmamış olsalar bile buna rağmen eski egemenliklerini, prestijlerini korumuşlardır. O günün koşulları içinde kendileri için doğru ve pragmatik bir tutumla yapılan antlaşmanın Kürtlerin 350 yıla yakın özerk bir biçimde kendi bölgelerinin hakimi olarak, dil ve kültürlerini geliştirerek, koruyarak yaşamaları yanında kötü sonuçları da olmuştur. Kürtler tarihsel süreçte başat güç olma konumlarını kaybetmiştir. Bu anlaşma Kürtleri birliğe değil kendi aralarında beylikler halinde bölünmeye teşvik etmiştir. Bu da devlet olmaktan alıkoyan bir fonksiyon olarak kabul edilir.
Malatya'dan Hakkari'ye, Urfa'dan Doğubayazıt'a kadar yayılan yörelerdeki Kürt hükümetleri/beylikleri, kontrole ve denetime tabi değillerdi, aksine iç işlerinde tamamen özgürlerdi. Özel orduları, bütçeleri, kurumları ve kendi bayrakları vardı; yarı bağımsız devletler gibiydiler.
Kürdistan beylerinin Osmanlı Devleti’nin himayesine girmelerinin bir antlaşmayla olduğunun, akte ve belgelere bağlandığının bir kanıtı da Kanuni Sultan Süleyman'ın "Irakeyn Seferi” dönüşünde imzalayıp yayımladığı bir 'Hükmü Şerif'tir. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi E.11969 sayıda kayıtlı olan Hükmü Şerif'in metni de Kürtler için Amasya Antlaşması kadar önemlidir. Bütün Kürdistan beylerine yollanan bu Hükmü Şerif'e göre gerek Sultan'ın iktidarı döneminde ve gerekse ondan sonra kim tahta çıkarsa çıksın bu fermanın sonsuza dek geçerli olduğu ve değişmez bir yasa mahiyetinde olduğu belirtilmektedir.
Sonraki yıllarda Safevi Komutanı Kara Han tarafından Diyarbakır kuşatılır, 16 ay süren kuşatmaya direnen Diyarbakır’ın Kürt yöneticileri, Yavuz Sultan Selim'den yardım ister. Gelen yardım üzerine Osmanlı-Kürdistan kuvvetleri, Karahan'a karşı sekiz ay süren mücadele sonunda Safevi ordusunu Kızıltepe civarında büyük bir yenilgiye uğratır. Kürtlerle Osmanlı'nın bu birlikteliği Amasya Antlaşması'nın sözde kalmadığını ve hayata geçirildiğini gösteriyor.
Bu savaştan hemen sonra Safevi Devleti’nin işgalinde olan bütün Kürdistan şehir ve kaleleri Kürt-Osmanlı kuvvetleri tarafından kurtarılır. Kürt-Osmanlı ittifakı sonucu Osmanlılar Kürdistan'ın yüzde 80'ine, Azerbaycan, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye dahil olmak üzere çok geniş topraklara hakim olmuş, halifelik Osmanlı padişahlarına geçmiş, 500 yıl devam edecek bir manevi güce ve büyük prestije kavuşmuş, bütün dünyada söz sahibi olacak noktaya gelmiştir.
Anlaşılıyor ki Osmanlılar ve padişahları, Kürtlerin Kürtlüğünü teslim ettiler. İran Şahlığı'nın Kürtlere yaklaşımı da bunun benzeriydi; hatta daha sıcak haldeydi. Bugün dahi İran yönetimleri, Kürtlerin insani haklarını en vahşi yöntemlerle çiğnese dahi Kürt ve Kürtlüğü, Kürt coğrafyasını inkar etmiyor ve Kürtleri de Farslar, Azeriler ve diğer halklar gibi adları ve coğrafyaları ile anıyor.
Ne yazık ki Türkler ve Kürtler olarak sanki birimiz Çin, diğerimiz Maçin'de yaşamış gibi, antlaşmalarla kurulmuş, ittifaklar, beraberlikler ve ayrılıklardan meydana gelen bu bin yıllık müşterek tarihimizi yazıp ortaya koymuyoruz. Neden?
Biz Kürt olmak istiyoruz. Kendi kendimizi yönetmek istiyoruz. Birlikte barış içinde bir arada yaşamak istiyoruz. Siyaset, ekonomi, kültür, toplumsal cinsiyet ve insan-doğa ilişkileri gibi toplumsal gerçekliğin her alanında demokrasiyi tam anlamıyla radikal bir biçimde kurumsallaştırmayı hedefleyen Demokratik Özerkliği istiyoruz. Çok mu?
* Erzurum H Tipi Cezaevi
Kaynakça:
- Şakir Epözdemir, Kürt-Osmanlı ittifakı
- Şevket Beysanoğlu, Diyarbakır tarihi
- Ahmet Özer, Kürtler ve Türkler