Geçmişten geleceğe ilerlemek tarihin tutturduğu yoldur. Geriye düşüşler olmaz değildir; ama genel yönün gerilemeden yana ve geriye doğru olması olanaksızdır.

Bu, eskiyen üretim ilişki ve yöntemlerinin, eski teknik ve örgüt biçimlerinin, kuşkusuz mücadele biçimlerinin de, egemenler ve çeşitli biçimleriyle egemenliklerinin, koşulları ortadan kalktıkça tarih olmalarında olduğu kadar, akla gelebilecek her şey, olgu ya da süreç ve ilişki türü bakımından da geçerlidir. Sürekli olan hareketin, gelişmenin kendisidir ve gelişmenin yönü ileriye, geleceğe doğrudur.

Türkiye devrimci hareketiyle Kürt ulusal özgürlük hareketi arasındaki ilişki de böyledir.

1920’lerde Mustafa Suphi sonrası ilişkinin yalnızca bozukluğu değil bir “düşmanlık” ilişkisi olarak şekillenmesi hemen sadece tek yanlıdır. İlişkinin bu niteliğinde, hak eşitliği için isyanlara kalkışan Kürt hareketinin gelişmemiş ve özellikle ideolojik bakımdan geri önderliklerinin de payından söz edilebilse bile, Türkiye devrimci hareketinin, devrimci karakterini kaybedip reformculaşarak düzen içinde erimesi ve genç Türk burjuvazisine yedeklenmesi belirleyici etkendir. İlişkiyi değiştirmeye yönelik istisnai girişimler bir yana, ilişki, bu içeriğiyle ’60’lara kadar sürmüştür.

Türkiye devrimci hareketinin küllerinden yeniden doğuşu, ’60’lardaki yeniden devrimcileşme süreci, başında Deniz Gezmiş’le Türk ve Kürt halklarıyla devrimci hareketleri arasındaki ilişkinin de yenilenmesine götürmüş ya da bu yenilenme Türkiye devrimci hareketinin ayrılmaz bir yönünü oluşturmuştur. Aykırı unsurlar yok değildir, Türkiye devrimci hareketinin sosyal, siyasal, ideolojik, kültürel bakımlardan başlangıçtaki küçük burjuva özellikleri, özellikle Kemalizm dolayımıyla olumsuz etkilerini yansıtmamış değildir. Ancak ’70’leri de kapsayarak gelişen ’68’i, 50-60 yılın ardından pratik devrimci amaçları ve reformizm ve revizyonizme karşı mücadelesi içinde yenilenen Türkiye devrimci hareketini Deniz’in “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” haykırışını yok sayarak tanımlama olanağı yoktur. Üstelik sadece sloganda değildir, eylemdedir de. Deniz özellikle “sol cuntacı”larla kopuş sürecinde Doğu Devrimci Kültür Ocakları olarak örgütlenme çabasındaki Kürt gençleriyle etle tırnak gibidir.

Aykırı eğilim ve tutumlar sürer, ancak Kürt halkının hak eşitliğini savunup kaderini tayin hakkını tanıyan Deniz Gezmiş geleneği Türkiye devrimci hareketine damgasını vurur. Henüz Denizler yaşarken Kemalizm ve etkilerine yönelik eleştiri/özeleştiri başlar. Ardından THKO Merkez Yayın Organı “Yoldaş” iki dilli olarak, Türkçe ve Kürtçe yayınlanır. ’70’lerin hemen başında, henüz PKK kurulmamışken, Ankara Yüksek Öğrenim Derneği’nin kuruluşunda, THKO, A. Öcalan’ı kendi listesinden delege adayı olarak gösterir. Sorun oradadır ki, bu dönemde ilişkide, Türkiye devrimci hareketi baskın unsurdur; o ciddi bir gelişme göstermişken, Kürt devrimci ulusal hareketi onunla karşılaştırıldığında ciddi ölçüde geri kalmış, gelişememiştir.

Kürt ulusal hareketinin ilk yükseliş yıllarında sorun yaşanır, ilişkide geriye düşülür. Kürt ulusal hareketinin öncelikli olarak örgütlenmeye giriştiği Türkiye Kürdistanı’nın çoğu yöresinde THKO ve sonra TDKP örgütlüdür; problem çıkar. Başka grupları da kapsayan bir ilişki bozulması sürecinde, “çocukluk” denemese bile “ilk gençlik” yıllarını yaşayan, henüz olgunlaşma sürecindeki iki hareket arasında sert suçlama ve çatışmalardan kaçınılamaz.

Uzun süredir sosyalist bir platformda mücadele yürüten devrimciler, daha 12 Eylül öncesinde kendi üzerlerine düşen yönüyle özeleştiri yaparak, halka ve çıkarlarına zarar veren çatışmacı yaklaşım ve pratiği reddederler; ancak bu “bozuk ilişki” dönemi Kürt hareketinin hızla geliştiği 12 Eylül sonrasında da, ’90’ların başına kadar sürer.

Bundan sonra bir normalleşme ve olması gerektiği gibi, tarihin işaret ettiği, yönünü geleceğe döndüren, başta kurtuluşları olmak üzere halkların çıkarlarının ihtiyaç gösterdiği birlik ve birlikte mücadele dönemi sökün eder.

Türkiye ve Kürdistan devriminin stratejik ihtiyacı ya da olmazsa olmazı Türkiye işçi sınıfıyla Kürt halkının ittifakıdır. Kürt halkının birbirinin boğazına sarılmakta olan birden fazla ülkeye yayılmış bölünmüşlüğüyse, Ortadoğu ülkeleri işçi sınıflarıyla bölgenin ezilen halklarının birliği ve ittifakını şart koşmaktadır ki, buradan işçi sınıfının enternasyonal görevlerinin bir bölümü çıkmaktadır: Dünya ve bölge ölçeğinde ezilen halkların hak eşitliği mücadelesini desteklemek. Kobanê ve genel olarak Rojava Devrimi'ne destek bu kapsamdadır. İşçi sınıfı ve devrimci sınıf örgütleri dayatılmış sınırların ötesinde ezilen halkların mücadelesini desteklerken, Türkiye sınırları dahilinde tüm Türkiye halkının siyasal demokrasiyi kazanarak demokratik bir ülke kurma mücadelesinin bir unsuru ve bileşeni olarak Kürt halkının hak eşitliği mücadelesini desteklemeden edemez.

2003’le birlikte mücadele süreci bu eksende ilerlemiş; başka bazı parti ve örgütleri de kapsayarak,Türkiye işçi sınıfının devrimci partisiyle Kürt devrimci ulusal örgütü, temeli Türkiye işçi sınıfıyla Kürt halkı arasındaki stratejik ittifak olan mücadele birliklerini, “Emek-Barış-Demokrasi Bloku”ndan başlayarak, dönem dönem isimleri farklılaşan taktik ittifak biçimleri altında sürdüregelmişlerdir. Bu kez, ilişkide, devrimci işçi ve emek örgütleri ciddi ölçüde zayıfken gelişkin Kürt ulusal hareketinin örgütünün baskın unsur olması sorun durumundadır; bir türlü Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkının senkronize bir ayağa kalkışı ve devrimci örgütlerinin karşılıklı güçlülüğü durumuna varılamamıştır.

Ancak dayanışma ve ittifak sürmekte, geleceğe birlikte yürünmektedir.