
Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı vesilesiyle gündeme ve demokratik kurumların bu konuya yaklaşımlarına dair bir yazı kaleme alıp alamayacağım sorulduğunda, 25 yıl önce, Ermeni Soykırımı’nın 75. yıldönümü vesilesiyle Paris’te düzenlenen Ortadoğu Halkları Dayanışma Gecesi’nin hazırlıkları için yapılan toplantılardaki tartışmaları hatırladım.
Aradan 25 yıl geçti, neler değişti?
O zamanlar, barış içinde daha yaşanası bir dünyaya dair beslediğimiz umutlar hala yeşilliğini koruyordu. Bugün ise dünyamızın, özellikle de Ortadoğu’nun içine düştüğü kaostan dolayı her sabah uyandığımızda tedirginliğimiz katmerleşiyor. O zamanlar savaşa karşı yüz binlerce insan, Avrupa’nın sokaklarına taşıyordu. Bugün ise savaş kelimesini duydukça insanlar, evlerinin kapılarındaki kilit ve güvenlik kamerası sayısını artırıyor. Savaş da, yoksulluk da kanıksandı.
Araçsallaştırma ve soykırım saflaşması
O anma gününde şunu da fark etmiştim: Ermeni meselesi ve Ermeni Soykırımı ile ilgili Türkçe çıkan kitaplar (resmi tarihçilerinki hariç), bir elin parmaklarının sayısı kadar bile değildi. Bugün ise kitapçıların rafları böylesi kitaplarla dolu. Bu mesafeyi kat edebilmiş olmak ise tesellim.
Ne var ki insanlık dramının bir parçası olan Ermeni Soykırımı’nın 25 yıl içinde siyaset arenasında gayri insani biçimde araçsallaştırılmasından, Ermeni olarak rahatsızlık duyduğumu da söylemeliyim. Türkiye’de saflar, Ermeni Soykırımı’nı soykırım olarak telafuz edenler ve bunlara karışı “sözde soykırım” diye bağıranlar şeklinde ayrılmış durumda. Suskun bir çoğunluk ise kaderine boyun eğmiş melul melul bakıyor. Halbuki bunun özü, hepimizin yaşadığı insanlık dramı ve bu dramın ne başı belli, ne de sonu.
Başka neyimiz kaldı?
Papa Francis, 12 Nisan’da bu vesileyle yaptığı beyanatta bu drama işaret etti. Fakat nedense “Ermeni Soykırımı“ tanımlamasına takılanların sesi, bunu bastırdı. Papa, 20. yüzyılla birlikte kitlesel katliamların aralıksız birbirini izlemesinin insan soyunu tehlikeye attığını, insanı soykırıma uğratacağını söylüyor ve dikkatlerimizi bu yöne çevirmemizi istiyordu. Bu babda yüzyılın başındaki Ermeni Soykırımı‘na da vurgu yapıyordu. Ermenilerin yüz yıllık adalet arayışına da, insanlığın kendi geleceği için kulak verilmesini istiyordu.
Türkiye’nin günümüzdeki yöneticileri ise bu açıklamaları, Türkiye’yi diplomatik alanda köşeye sıkıştırmanın araçları olarak okudular. İyi de bugün Türkiye, diplomatik düzeyde tüm manevra alanlarını yitirmiş, yalnızlaşmış, Şii-Sünni çatışmalarının girdabına kapılmış ortalıkta dolanıp duruyorsa, bundan da mı Ermeniler sorumlu? Hadi dün Sarıkamış felaketinde Erzurum Çarlık Rusyası’na sınırdı, gücünüz Rusya’ya yetmedi, Ermenilere vurdunuz; peki bugünkü girdapta Ermenilerin yeri ne? Irak ve Suriye’deki Ermeni cemaatlerinin eski yaşam alanları, bugün savaş alanı. Bu cemaatler son yirmi yılda hızla eridi. Yarın ateş Türkiye’ye yayıldığında Türkiye’deki Ermenileri de aynı kader bekliyor. Ermeniler sussa ve kaderlerine razı olsa, onlar için ne değişecek ki? Yitirecekleri neleri kalmış bu topraklarda, yıkık dökük kiliselerinden başka?
‘Yüzüme bak da tüküreyim alnına’
Ermenilerin adalet arayışı, kendileri için değil. Öncelikle bu böyle biline...
Evet adalet, ama hangi adalet?
Bundan bir asır önce Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya kalkan ölüm katarlarında yer alan şair Siamanto’dan bizlere miras kalan iki mısra:
Ov martgayin artarutyun
Toğ, yes tıknem ko cagadin.
(Ey insanlık adaleti/ yüzüme bir bak da tüküreyim alnına.)
Siamanto, ilahi adaletin hükmünü sürdürdüğü topraklarda çaresiz kalan Ermeniler için insanlık adaletinden medet umma yanılgısına kapılan Ermeni aydınlarındandı. Siamanto’nun tükürüğü, insanlık adaletinin alnındaki kiri temizlemeye yetmedi. Eğer bugün Ermeniler uluslar arası arenalarda yaşadıkları soykırıma karşı adalet arıyorlarsa, bunu Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için yapmıyorlar; insanlık adaletinin alnındaki kendi paylarına düşen kiri temizlemek için yapıyorlar. Bu da böyle biline.
Kain ve Habil...
Peki ya ilahi adalet? Onun sözcülerinden Papa’nın dahi insan soyunun tehlikede olduğunu söylemesi, ilahi adaletin alnını paklar mı?
Bilen bilir. Onun alnının seceresi, ta baştan kanla yazılıdır. Bunu düşündüğümde ıssız bir yere gidip avazım çıktığı kadar bağırmak, sonra da sormak istiyorum: Kain (Kabil) ve Habil alın terlerinin semeresini getirip önüne koyduklarında neden ikisinin de gönlünü almadın? Yüzüne bakmadığın Kain’in hırsını senden değil kardeşinden çıkaracağını düşünemedin mi? Yaşadığımız bu yalan dünyada, katlandığımız adaletsizlikler karşısında birbirimizin emeğine saygı duyup sahip çıkmak yerine, seni kutsamak, sana yaranmak için toprağı habire kanla beslememizde, o ilk sunak günündeki senin düşüncesizliğinin payı yok mu? Şu koca yeryüzünde toprakların bir kısmını parselleyip burası daha kutsal diyerek sevgili kullarına neden peşkeş çekiyorsun? Kullarının seni tapu memuruyla karıştırabileceklerini hiç mi düşünmedin?
İsrail ve Filistin delegasyonlarının “barış” görüşmelerinde delegeler arasında geçen bir diyalog... Filistinli delege, şöyle der: “Bin yıllardır dünyanın acısına katlandınız, bu acıları biriktirdiniz, sonra da gelip bizleri topraklarımızdan sürüp üzerine devlet kurdunuz. Tamam, anladık; aramızdan geçen beton duvarın iki tarafında, yan yana yaşayacağız da bari bizden bir özür dileyin.” İsrailli delege ise şöyle yanıtlar, Filistinli delegenin bu masum talebini: “Bunu asla yapmayız. Eğer özür dilersek, İsrail devletini günah üzerine inşa etmiş oluruz.”
Tanrı’nın özür borcu...
Senin kutsal topraklarında özür dilemek, sana karşı günah işlemektir, öyle mi? Kul kulluğunu bilir. Sana yaranmak için ne günah işler, ne de bir insandan özür diler. Peki ya sen, sen neyi bekliyorsun? Kullarından değil ama insan halimle söylüyorum. Bana bir özür borcun var... Bilesin.
İlahi adaletin hüküm sürdüğü topraklarda yüz yıl önce işlenmiş “büyük cinayetten” sonra dünyaya dağılan Ermenilerin torunlarının insanlık adaleti önünde kırk yıldır yükselen feryatları sonunda bir karşılık bulur mu? Bu karşılık, insani mi ilahi mi, nasıl bir şey olur; bunu bugünden kestirmek mümkün değil. Bildiğim, hiçbir haklı çaba karşılıksız kalmaz!
Son on yıldır bu çabaların yankısı Türkiye’den de duyuluyor. Türkiye’nin iki asırdır sürdürdüğü demokratikleşme hamlelerinin sonuncusunda Ermeniler, yüklerini bu sefer “soykırım” tartışmaları ile sırtlıyorlar. Peki kim için?
İntikam için değil...
Ermenistan ve Türkiye arasında “futbol diplomasisinin” açtığı kanaldan namlı gazeteci Mehmet Ali Birand, Erivan’a gidip Erevan Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğrencileriyle bir program yapmıştı. Söz, 1915’te yaşanan tehcir acılarının neden bir soykırım suçu olarak Türkiye’ye dayatıldığına geldi. Öğrencilerden biri, Birand’a şu soruyu yöneltti: 1915’te Ermenilerin başına gelenlerin bugün sizlerin, Türkiye’de yaşayanların başına gelmeyeceğine dair bir garantiniz var mı? Bu sorunun Birand’ın çehresini bir anda allak bulak ettiğini hatırlıyorum. Tecrübeli gazeteci, o anki tartışmayı bu noktadan anında uzaklaştırabildi ama geçen yıllar Türkiye’yi bu batağa daha fazla yaklaştırdı. Bu sorunun yakıcılığı her geçen gün daha da artıyor. 1990’dan bu yana Irak, Afganistan, Pakistan ve Suriye’de ölenlerin sayısı dört milyon. Bu kangrenleşmiş ve ağır ağır yayılan soykırımdan, hangi adalet mercisi sorumlu?
Eğer bugün Ermeniler ve dostları soykırımın hukuksal düzeyde tanınması, yüz yıllık inkarın sonlanmasi için mücadele yürütüyorsa, bu mücadeleyi kendileri adına birilerinden intikam almak için değil, o topraklarda yaşamaya devam edenlerin birbirlerini kırmadan hayatlarını idame ettirebilmesi için sürdürüyorlar.
Özür dileyebilmek, bizi birbirimize yakınlaştırır, insanlaştırır. Hatalarımızı birbirimize karşı korkmadan söyleyebilmemiz, yüreğimizdeki cevheri zenginleştirir. Meseleleri mahşere bırakmadan ne denli aramızda halledebilirsek, çocuklarımızın geleceği de o denli aydınlık olur. İnsani adaletin tecellisi ölüler için değil, hayatta kalanlar içindir.
İnsani adaletin tecellisini, bizleri geçtim çocuklarımız, üstünde yaşadığımız coğrafyada görebilecekler mi?
Ortadoğu’da yaygın kültür, “demos” (halk) olarak birlikte üretip hayatın tadını çıkarmak değildir; “ethnos” (kavim) olarak birbirinin ayaklarına basıp sırtına binmek, biraz hızlı yürüyene çelme takıp düşürmektir marifet...
Durulma, soluk alma ihtiyacı
Bu toprakların insanları, bilim ve teknoloji trenini on ikinci, on üçüncü yüzyıllarda kaçırdı. Başlarını kaldırıp yıldızlara baktıklarında ufukları, fala bakıp alın yazılarını tahmin etmekten öteye geçmiyor. O yıldızlardaki hayatlar ile buluşabilmenin hayalini kurmuyorlar. İçlerinde böyle hayaller kuranlar olursa da, onları azarlayıp aralarından kovalıyorlar. Batı’dan aldıkları teknoloji ile Batı’nın bileğini büküp rövanşı alabileceklerinin hayalini kuranlar, hala önemli bir çoğunluk. Treni böyle yakalayabileceklerini sanıyorlar. Batı’nın silahı ile Batı’yı çökertebileceğini sanan cehalet, iki asırdır iç düşman üretiyor, kendi kendine ürettiği düşmanlar ile enerjisini tüketip fakirleşiyor.
Halbuki bu toprakların durulmaya, uzun bir soluk almaya ihtiyacı var. Hem kendisini hem de çevresini dinleyebileceği, zaman ile boğuşmadan, merakını ve öğrenme arzusunu zamana yayabildiği uzun soluklu eğitim programlarına ihtiyacı var. “Batı’yı yakalayacağım” diyerek oburca ağzına tıkıştırdığı, çiğnemeden yuttuğu ve bir türlü hazmedemediği bilgileri sil baştan gözden geçirmesi gerekiyor. “Türkiye’nin sorunu yalnızca iki asırdır hasetle baktığı ama bir türlü tanışıp ortak dil bulamadığı Batı ile olsaydı, yine de kolaydı” diyeceğim. Türkiye, ne doğusundaki Acemleri ne de güneyindeki Arapları doğru düzgün tanıyor.
İngilizler, “Akıllı insan kendi hatalarından değil, başkalarının hatalarından ders çıkarabilendir” derler. Batılılar Doğu’nun hatalarından dersler çıkararak bulundukları seviyeye ulaştılar. Bizler ise bırakın kendi hatalarımızdan ders çıkarmayı, sağdan soldan duyduklarımızla Batı’ya akıl vermekten vazgeçmiyoruz. Çevremize megalomanca dayılanıp dayağı yedikten sonra da kıbleyi Batı’ya çevirip ağlıyoruz.
Petrolün kıymeti
Yüz yıl geçti, sonu soykırıma varan şu Ermeni meselesinden hangi dersi çıkarabildik ?
Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın tarihine ışık tutarken, “Toprağın altındaki zenginlikler, üstünde yaşayan insanların fakirliğinin sebebidir” diye yazmıştı. Ortadoğu’da zenginlik hesapları hala altındaki petrol, gaz yatakları ve üstünden geçen boru hatları üzerinden yapılıyor. Cihan harbininin sonundaki pazarlıklarda İngiliz bir diplomat, “Kara petrol, kırmızı Ermeni kanından daha kıymetliymiş” derken, bir başka İngiliz diplomat ise, “Bu yaşadıklarımız daha bir şey değil, asıl acılar yüz yıl sonra çıkacak” diyerek kehanette bulunuyordu. Kara petrol dün Ermeni kanından kıymetliydi, bugün Arap kanından kıymetli. Yarın Acem kanından, ertesi gün Kürt, bir sonraki gün Türk kanından daha ağır çekecek. Görünen köy kılavuz ister mi?
Eğer cesaretimizi yitirmediysek...
Nietzsche, geçen yüzyılda duyurmuştu Tanrı’nın Batı’da öldüğünü. Peki Doğu’da insan ne zaman öldü? Doğu’da insanın ölümü, Habil ile yaşıt mı? Yoksa onu Tufan’da mı yitirdik?
Peki hiç mi umut yok?
Biliyorum, umudu öldürmek Tanrı’yı, insanı öldürmekten daha ağır bir suçtur. “Mutluluk acıdan daha fazla cesaret istiyor, hasılı acıya alıştık zaten” diye yazmıştı Eduardo Galeano.
Eğer cesaretimizi yitirmediysek, mertliğimizle ayakta durabiliyor, birbirimizin yüzüne bakabiliyorsak üzerinde yaşadığımız toprağı kanla değil, alın terimizle besleyip işlemeye kararlıysak umut da yaşıyor demektir. Birbirimize sunacağımız meyveler çeşit çeşit olabilir, kokladığımız çiçekler de keza öyle; ama hepimizin köklerini besleyen toprak aynı toprak -şu hırs ve hızla kirlettiğimiz yeryüzü. Ve unutmayalım ki paranın kirlettiği bu yeryüzünü, alınteri ve yaratıcılık ile temizlemeye kararlı olanlar, binbir cinsten insanıyla tek bir halktır. Yoksullar birbirlerinin soyunu kırarak yoksulların sayısını azaltır ama yoksulluğu artırırlar. Ele ele verip birlikte çalışabilmektir yoksulluğu ortadan kaldıran ve bu mutluluk birbirimizi kırmaktan daha fazla cesaret istiyor.
* 13 Nisan 2015’te yitirdiğimiz Uruguay’lı yazar Eduardo Galeano’nun anısına...