Geçen cuma akşamı Sterk Tv’de Sela Sor programına konuktum. Ne ruh halim ne de kondisyonum bir tartışma programına katılmaya müsait değildi. Ancak tekrar programa katılma davetini erteleyecek durumda da değildim. Gelecek bir kaç ay içindeki programlara yoğunluktan dolayı katılma şansımın olmadığını da düşünerek programa katıldım. Tabii ki çoğu zaman olduğu gibi, asıl en çekici tartışmalar program sonrası ya da verilen aralarda oluyor. Bir kameraman arkadaş bu tartışmaları çekip yayınlasa, inanın programdan çok daha çekici bir tablo ve tartışma ortaya çıkar. Gerçi çok anlaşılır olurmuydu bilmiyorum, çünkü erkeklerin çoğu, doğanın onlara doğuştan verdiği, toplumunda sonra ödüllendirdiği ve geliştirdiği bazı ayrıcalıklarını çok iyi kullanmalarından dolayı sadece erkeklerin sesi duyulurdu. Bu kadar hararetli bir tartışma da bir kadının sesi ancak çığlık atarsa duyulur ki bu da mümkün değildir.

Tartışma konusu “milli burjuvazi” idi. Kürt burjuvazisi. Milli mi, işbirlikçi mi? Kürt burjuvazisi var mı? Kürterin bir ortak pazarı var mı? Günümüzde milli burjuvazinin işlevi ne? Uluslaşma sürecinde geçen yüzyılın başında Kürt burjuvası var mıydı? Ne yapıyorlardı? Devlet Malzeme Ofisleri’nin Kürdistan’daki işlevi, Kürdistan’ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kimler kullanıyor? Zenginliklerin ve kaynakların üretime ve halka dönüşümü… ya da bu dönüşüm nasıl olmalı, kimler yapacak... ortak pazarın dili, ticaret burjuvazisinin güvenilirsizliği ve sistem ile bağımlılığı vs, vs...
Gördüğünüz gibi konu çok ilginçti, ancak programda tartışılan konular bu değildi ve tabii ki konumuz Erdoğan’ın demokratikleş(me)me paketi idi. Bu milli burjuvazi tartışması da Erdoğan’ın paketindeki anadil ile eğitimin özel okullarda verilmesi ile başladı.
Erdoğan’ın paketine geri dönersek, bu paketten Kürter’e bir şey çıkmayacağını biliyorduk. “Çözüm süreci” denilen sürecin başından bu yana devletin verdiği sinyaller ve bazı davranışların sembolik anlamlarından bu paketin içeriğini çıkarmak zor olmasa gerekti.
Ancak ben yine de hayal kırıklığına uğradım. Hiçbir şey çıkmasa da KCK’lilerin çıkacağını düşünüyordum, ya da istiyordum. Çünkü Erdoğan ya da AKP istediği kadar söylesin bir müzakere olmadığını, bir müzakere var. Üstelik kıyasıya bir müzakere var. Yoksa Paket’in açıklanması iki defa ertelenir miydi? Ya da paketten son anda çıkarılanlar var deniyor. Olduğuna da inanıyorum. Tabii ki dış faktörler de var, Suriye’ye uluslararası bir müdahale olanağının şimdilik ortadan kalkması, Erdoğan’ın Kürter ile müzakerede zaman azlığını ortadan kaldırdı. Bu da tam AKP’nin içte Kürter ile pazarlıkta elini güçlendirdi. Ancak Suriye politikasında çuvalladı, Rojava’ya sahip olma hevesi şimdilik kursağında kaldı. Aynı şey Kürt tarafı içinde geçerli.
Suriye ye olası bir dış müdahale, Türkiye’nin Rojava’ya saldırması için, iyi bir imkandı. Ancak şimdiki tersi durum, yani dış müdahalenin olmaması Kürter için de Rojava’da muazzam bir olanaktır. Bir tarafta kazanımları artırırken diğer tarafta ise azalması Kürt ve Türk tarafı için geçerlidir.
Süreç şeffaf yürümediği için, söylenenler tahminden öteye gitmez. Ancak herşeye rağmen, Erdoğan’ın ‘çözüm süreci’ dediği şey, Rojava endeksli başladı ve Rojava endeksli gidiyor. Sürecin iniş ve çıkışları, ya da tıkanması Suriye- Rojava’daki gelişmeler ile ilgili. Bana göre, Erdoğan’ın sürecin ikinci aşamasında yapmak zorunda olduğu,(müzakere şartları böyle açıklanmistı) “demokratikleşme paketini” son anda Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak seçim paketine dönüştürmeyi becerdi.
Kürt tarafı da hiç bir şey çıkmayan bu paketten KCK’li esirleri çıkarabilirdi. Bu sürecin hem mağdurları hem de aslında baş aktörleri KCK’li esirlerdir. Direnişi ile tarihe efsane olarak geçeceği kesin olan PKK, pazar yönetme geleneği olmayan bir toplumun fertleri oldukları için olsa gerek, pazarlık -müzakere masasında direnişteki performansını gösteremiyor.
KCK’lilerin uzun süre esir kalmalarının, uzun vadede toplumsal komplikasyonları tahmin edilenden çok daha ağırdır.