
Kürdistan Ulusal Meclisi (KNK) Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar, Avusturya’daki devlet yetkilileri ve siyasi parti temsilcisileriyle bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Görüşmelerin gündemi, Şengal ve Kobanê’ydi.
Avusturya Kürt Dernekleri Federasyonu (FEYKOM) heyeti, iki gün süren bir dizi diplomatik görüşme gerçekleştirdi. Rojava ve Şengal’den göç etmek zorunda kalanların sorunlarının ve Kürt güçlerinin direnişinin gündem edildiği görüşmelere, KNK Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar da katıldı. Aydar’ın başkanlığındaki heyet, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi Ulusal Parlamento Grup Başkanı Andreas Schieder, Dış İşleri Sözcüsü Milletvekili Christine Muttonen ve Dış İlişkiler Komisyonu Sözcüsü Josef Cap ile görüşmeler gerçekleştirdi. Ayrıca, Yeşiller Partisi milletvekilleri Peter Pilz ve Berivan Aslan ile Suruç’a gidecek heyet konusunda görüş alışverişinde bulunuldu.
Aydar, görüşmelerin ardından FEYKOM’a bağlı Kürt Enformasyon Bürosu’nu da ziyaret etti. Buradaki halk toplantısında konuşan Aydar, son gelişmeleri değerlendirdi.
Aydar’la, temsilcilerle yaptığı görüşmeler ve son gelişmeler hakkında söyleşi gerçekleştirdik. Avusturya’da gerçekleştirdiği görüşmelerin önümüzdeki günlerde pratik sonuçlar doğurmasını beklediğini ifade eden Aydar, ‘diyalog sürecine’ ilişkin de önemli değerlendirmelerde bulundu. Türkiye’nin Kürtlere ilişkin tezlerinin uluslararası düzeyde geçerliliğini yitirdiğine de dikkat çeken Aydar, sürecin ilerleyebilmesi için Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın müzakere koşullarının iyileştirilmesi ve bütün belgelerin kayıt ve imza altına alınması gerektiğini belirtti.
Avusturya Yeşiller Partisi başta olmak üzere birçok partinin temsilcileriyle görüşmeler gerçekleştirdiniz. Bu görüşmelerden çıkan sonuç ne oldu?
Şu anda Avrupa’da, genel olarak Kürt diplomasisine kapılar açılmış durumda. Düne nazaran imkanlarımız artmış durumda. Partilere, devletlere, kurumlara daha kolay ulaşıyoruz. Bu, özellikle de Kürdistan’daki direnişin açtığı yoldur; halkımızın serhildanlarla açtığı bir yoldur. Şengal’deki tutumun, Kobanê’deki direnişin diplomaside açtığı yoldur. Bu diplomasi yolunu değerlendirmek gerekir, diye düşünüyoruz. Avusturya’da da bu minvalde görüşmeler gerçekleştirdik ve görüştüğümüz çevrelerde yoğun ilgi ve Kürdistan’daki gelişmeler konusunda yoğun bilgi gördük.
Tabii her ülkenin Kürt sorununa yaklaşımı farklıdır. Avusturya, Kürt sorunu konusunda, Kürtlerin statüsünün tanınması için diplomatik destek sunabilir. Bu çerçevede özellikle, Rojava ve Şengal mültecilerine insani yardım konusuna da dikkat çektik. Avusturya devletinden bu yönlü beklentilerimiz olduğunu ifade ettik. Önümüzdeki dönemde bu görüşmelerden çıkan bazı sonuçların pratikleşmesini bekliyoruz. Ayrıca, parlamentodaki farklı heyetlerden oluşan bir heyet, Pazartesi (bugün) Suruç’a, Kobanê sınırına gidiyor. O heyetlerin nasıl olması gerektiğiyle ilgili de görüştük. Parlamenterlerin dönüşte Kobanê sınırında olup bitenleri de Avrupa kamuoyuyla paylaşacağına inanıyoruz. Bu izlenimler, Kürtler açısından pozitif etki yapacaktır.
Bizim Avusturya hükümetinden beklentimiz, insani yardım ve politik destektir. Ayrıca Rojava’daki kantonların da Güney Kürdistan yönetimi gibi fiili olarak muhatap alınmasını bekliyoruz. Yani bir devlet kurumu ya da devlet tanıma biçiminde olmak zorunda değil; fiili bir muhataplık. Orada bir irade ve idare var; halkın iradesi söz konusu. Bütün iradelerin muhatap alınması gerekir. Siyasi, diplomatik kapıların da Rojava ve Şengal Kürtlerine açılması, destek sunulması gerekmektedir.
Önümüzdeki dönemde Avusturya’da Rojava konulu bir Kürt konferansı olabilir. Rojava kantonlarındaki model, tüm Ortadoğu’ya örnek olabilecek bir model. Demokratik bir tecrübe yaşanıyor. Farklı inançlar, etnik gruplar, kültürel gruplar ve siyasi duruşlar, bir çatı altında temsil ediliyor. Ortadoğu’daki tekleşmeye karşın farklı bir yönetim biçimi var. Bunun bölgeye model olarak sunulabileceği, tanıtılabileceği çerçevede bazı girişimler, Avrupa ve Avusturya düzleminde olabilir. Avusturya Hükümeti ve sivil toplum örgütlerinden de bu yönlü beklentilerimiz var ve biz bazı sonuçları da önümüzdeki dönemde alacağımız kanaatindeyiz.
Avusturya’daki Kürt siyasi çevreleriyle görüşmeler gerçekleştirdiniz mi?
KDP ve YNK ile herhangi bir görüşmemiz olmadı. Bu güçlerle direk merkezi temas kuruyoruz. KDP ve YNK ile ilişkilerimiz daha farklı bir düzeyde sürüyor.
Güncel gelişmelere ilişkin görüşlerinizi de merak ediyoruz. Bildiğiniz üzere Türk Hükümeti, YPG’yi de ‘terör örgütü’ olarak gördüğünü açıkladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’nin terör tezi, aslında çökmüş bir tezdir. PKK’ye yönelik kısmı da çökmüştür. Şimdiye kadar terör listelerinin altına imza atan ülkeler de, Türkiye’yle ortak çıkarlarından dolayı PKK’yi bu listelerde tuttular. PKK’nin terör örgütü olduğu tezi, Türkiye’nin tezi. Uluslararası kamuoyu açısından ise bu tez, çökmüş bir tezdir. Türkiye, terör listesi konusunda bununla da yetinmiyor; PYD ve YPG’yi de eklemeye çalışıyor. Tayyip Erdoğan, “Bunlar da teröristtir” diyor. Erdoğan’ın bu tezleri, dünyada kabul görebilecek tezler değil. Zaten Amerika da buna, en üst düzeyde cevap verdi. Amerika Erdoğan’a, “Biz sizin bu düşüncenize katılmıyoruz” dedi. Ha keza Avrupa da öyle. Şu anda PYD temsilcileri, devletler düzeyinde kabul görüyor. Yarın öbür gün Rojavalı yetkililer dış işleri bakanları ya da devlet bakanlarıyla oturup basına fotoğraf verirlerse de sürpriz olmaz!
Yani, Rojava’ya yönelik Türk devletinin uygulamak istediği tecrit, şu anda kırılmış durumdadır. Eğer o tecrit kırılmamış olsaydı, Amerikalılar Rojava Kürtlerine silah yardımı yapmazdı. Askeri olarak yardım gören bir güç, siyasi olarak da bu dönemden sonra daha fazla yardım görebilir.
Türkiye’nin tutumu, DAİŞ’e destektir. Dünyadaki algı da budur, bizdeki algı da budur. Sen PYD’yi, YPG ve YPJ’yi kötülersen, karşı taraftaki kötülere rağmen bunu yaparsan, DAİŞ’in saflarına geçmiş olsun. Erdoğan ne söylerse söylesin! Türkiye yönetiminin algısı, politikası budur. Fakat Türkiye’nin bu çürük tezleri, kendi içinde de kabul görmüyor, göremeyecek. Zaten kendileri de sayın Salih Muslim’le Türkiye’de görüştüler. Türkiye bu konuda aslında, kendisiyle tezat bir durumdadır, ne söylediğinin farkında değil gibidir. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın son zamanlardaki duruşu, yaklaşımı, akıllı ve mantıklı değil.
Buradan sürece geçersek... Son dönemlerde Sayın Öcalan’a sekreterya konusunu çok konuşuluyor. Kürt Özgürlük Hareketi, olası sekreteryada Kandil’den de bir yetkilinin olması gerektiğini ifade ediyor; ancak Türk partileri buna karşı çıkıyor. Sizin bu husustaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?
Biz Türkiye devletiyle görüşmelerimizde, baştan itibaren dedik ki, bu işin usulüne göre yürütülmesi gerekir. Peki usül bizim açımızdan nedir? Sen birileriyle müzakere ediyorsan, safların birbiriyle eşit olması gerekir. Örneğin, Türkiye tarafı heyetini nasıl kendi istediği biçimde oluşturuyorsa, Kürt tarafı da heyetlerini istediği biçimde oluşturabilmelidir. Türkiye istediği kadar danışman çalıştırabiliyorsa, Başkan Apo da kendi heyetini oluşturup danışmanlar çalıştırabilmelidir. Başkan Apo’nun, şimdiye kadar bir arşivi bile olamamış durumdadır. Sekreteryası yoktur. Barış böyle yaklaşımlarla inşa edilemez. Yani sen bir devlet olarak bütün imkanları kullanacaksın; ama onun bir kişi olarak elinde tutanaklar bile olmayacak! Böyle barışın inşası mümkün olabilir mi?
Müzakereler, mevcut haliyle yürütülebilir değildir. Her şeyin kayıt altına alınması gerekir. Onun içindir ki, Başkan Apo sekreteryasını ve heyetini istediği şekilde oluşturmak istiyor. Bu, Türkiye içinden ya da Kandil’den, Avrupa’dan veya başka yerden olur; yani Kürt tarafı nasıl istiyorsa, öyle olur, olmalıdır. Bunun dışında, bir müzakere masası kurulmalı; bu masada Türkiye heyeti ve bizim dışımızda üçüncü bir heyet daha olmalıdır. Bir üçüncü göz, tarafsız bir heyet olmalı ki, kararların pratikleşmesinde denetleyici, gözetleyici olsun; kamuoyu oluşmasında yardımcı olsun. Yine tarafların farklı yorumlarına ilişkin tarafsız bir gözle yorum yapabilsin.
Eğer barış süreci ciddiyetle yürütülecekse, işin usulü budur. Dünyadaki örneklere bakarsanız da bunu görürsünüz. Ayrıca, eğer taraflar herhangi bir maddede mutabakata varmışsa, o belgelerin protokol biçiminde düzenlenip imza altına alınması gerekir. “Ben söyledim, sen söyledin” ile müzakere olmaz, yürümez. Müzakere, yazılı, imzalı olur.
Hükümet “üçüncü göz” olarak Akil İnsanlar’ı öne sürüyor; bu yetersiz mi?
Benim kanaatimce, Akil İnsanlar gereklidir. Yani Türkiye’deki değişik kesimlerden kişilerin içinde olduğu böyle bir heyet süreç için ihtiyaçtır; ama önümüzdeki dönemde bu, yetmeyecektir. Başka kolaylaştırıcı uzman kurum, kuruluş ve kişiler de vardır. Bunların da çalışma içine dahil edilmesi gerekir. Herkesin dünya görüşü farklı olabilir; bu çeşitlilik de göz önünde bulundurulmalıdır.
Bir başka sorun: Peki bu üçüncü gözü kim finanse edecek? Eğer hükümet finanse ediyorsa, sıkıntı çıkar. Tarafsızlık sorunu gündeme gelebilir. İki taraftan da güç almayan, destek almayan, kendi ayakları üzerinde durabilen güçler gerekir. Biz bunları daha önce hareket olarak söyledik, Başkan Apo da söyledi. Ama Türkiye devleti bu önerilere halen gözünü kapatıyor.
İngiltere adına İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’yla (IRA) görüşmeler yürüten Jonathan Paul’un bir konuşmasını hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Biz her şeyi kendimiz yapmak istedik; sonra baktık ki, dışarda da bize destek olabilecek kesimler var. O zaman Amerikalılardan da destek aldık ve barış süreci için kolaylaştırıcı oldular.” Böyle çok örnek var. Taraflar barış sürecinde sonuna kadar girmeye karar verdikleri ve samimi oldukları zaman, kim kolaylaştırıcı olacaksa destek olmasını isterler. Bizim süreçte de yarın öbür gün bu tür desteklerin olacağı kanaatindeyim.
OSMAN YILDIRIM/VİYANA