
İstanbul, 90'lı yıllar. Bir değneğe yaslanıp ağır ağır parkta dolaşan bir adam dikkatimi çekiyor. Fersiz ve donuk gözlerinde dünyanın tüm acıları okunuyor sanki. Hep aynı yere gelip oturuyor ve saatlerce dalgın dalgın aynı noktaya bakıyor. Gençten birisi olmasına rağmen oldukça yaşlı gözüküyor. Merak ediyorum onu ve sanki o da bundan haberdar. Yanına yaklaşarak havanın güzel olduğundan bahsediyorum. Yavaşça dönüp bana bakıyor; mezardan çıkmış bir insan gibi. Belli ki bir derdi var. Hem de hiç kimseyle paylaşılamayacak kadar büyük bir dert.
Aniden soruyor: Sana güvenebilir miyim? Belli ki anlatacakları var. Belli ki içini dökmek ve büyük bir yükten kurtulmak istiyor. Adını söyledikten ve uzun bir süre bir klinikte yattığını belirttikten sonra acı ve vahşetle yoğrulmuş hayat hikayesini anlatıyor. Anlattıkça o günleri yeniden yaşıyormuş gibi uzun bir süre boşluğa takılıyor gözleri.
Ben ne yaptım, diyor; "kimseyi öldürmek gibi bir niyetim yoktu." İkide bir ellerine bakarak hayat hikayesinin merdivenlerinden ağır ağır ilerliyor ve devam ediyor:
“Yatağımda öylece uzanıp dışarıya bakarken sokak lambasının hiç kapanmasını istemiyorum. Sokak lambası gece yarısına doğru kapanırken odama, öldürdüğüm insanların hayaletleri doluşuyor sanki. Her tarafımdan kan sızıyor sanki. Kan deryasında boğulmamak için avazım çıktığı kadar bağırınca hemşireler ve doktorlar başıma üşüşüp sakinleştirici iğnelerle beni uyutmaya çalışıyor. En küçük bir tıkırtı bile tüylerimi diken diken ediyor.
Sahi ne oldu bana? ‘En büyük asker, bizim asker’ ulumalarıyla askere gönderildiğimde sanki bir hayal aleminde yüzüyordum. Nihayetinde vatan borcuydu ve yapılması gerekiyordu. Acemi birliğinde boyumu posumu beğenmiş olacaklar ki, beni komandoluğa terfi ettirdiler. Komando elbiseleriyle izne geldiğimde sanki bütün kasaba bana bakıyor duygusuna kapılmıştım. Sayılı gün çabuk geçer misali iznim bitti ve birliğime teslim olmak için Kayseri’deki Komando Taburu’na yollandım. Taburdan içeri adımımı attığım zaman çok farklı bir dünyaya geldiğimi tahmin ettim. Burada asker değil katiller yetiştiriliyordu. Askerlik sanatının yanı sıra insan öldürme sanatını bize öğretiyorlardı. Sıkı bir eğitimden sonra paraşüt atlayışları için bindirildiğimiz uçakta korkudan kaskatı kesilmiştik. Afyonlu bir arkadaşım korkudan baygınlık geçirince onu o baygın haliyle uçaktan attılar. Paraşüt atlayışlarında düşüp ölen birçok insan gibi o da eğitim zaiyatı olarak kayıtlara geçti. İnsan olarak geldiğimiz askerlikte hayvanlığın ilk safhasını böylelikle bitirdik.
Gözlerde korkuyu ve nefreti görmek
Sabah erkenden uyandırılarak arabalara bindirilirdik. Nereye gideceğimizi kimse bilmiyordu. Yolculuk Kayseri dışına, Malatya’ya doğru olunca tahminler yürütmeye başladık. Korku bir virüs gibi içimize işlemeye başlamıştı. Dönüşü olmayan bir yolculuğun başında herkes birbirinden helallik istedi. Gidip de gelmemek, gelip de görmemek vardı nihayetinde. Ailelerimize telefon açmak da bir süreliğine yasaklandığı için onlarla da görüşemedik. Yolda verilen molalarda bambaşka bir ülkeye geldiğimiz belli oluyordu. Konakladığımız yerlerde insanların gözlerinde korkuyu, yanı sıra kini ve nefreti görmüştük sanki. Bu insanlarla konuşmamız yasaklandığı gibi alışveriş yapmamızı da istemiyorlardı. Kendi aralarında bizim anlamadığımız bir dili konuşuyorlardı. O zamana kadar Kürtçe diye bir dilden haberim olmamıştı. Nihayetinde onlar, "Dağlı Türk kardeşlerimiz" diye tanıtılmıştı bize. Peki bu insanlar dağ Türk’ü ise neden başka bir dille konuşuyorlardı?
Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra geldiğimiz yerin Dargeçit olduğunu öğrenmiştik. Bizler buraya ölmeye ve öldürmeye gönderilmiş seçkin insanlardık. Karşımızda ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gereken vatan hainleri vardı. Ve bunlar her taşın, her otun altından çıkabilirlerdi. Dağ, taş, sanki bütün coğrafya bize düşmandı. Ovalık bir köyde doğduğum için daha önce dağlarla fazla tanışma imkanım olmamıştı. Gelişimizin ikinci haftasında yapılan bir ihbar sonucu alelacele uçağa bindirilerek indirme için bilinmeyen bir alana doğru havalandık. Hiç tanımadığımız bir alana indirme yaparken saldırıya uğradık. Ava giderken biz havada avlanmıştık. İnsan ölüleri havadan başı boş bir şekilde yere çakılıyordu. İlk görevde altı arkadaşımızı kaybetmiştik. Geriye kalanlar ise çil yavrusu gibi araziye dağılıp kaybolmuştu. Ben de bir taşın arkasına saklanarak sabahın olmasını bekledim. Sabahleyin köylüler tarafından bulunup birliklerimize teslim edildiğimizde perişan bir haldeydik. Bizi kurtaran köylülerin katili olabileceğimizi nerden bilebilirdik?
'Şerefli ve korkusuz bir Türk askeri nasıl hainlerden korkar ve kaçar' denilerek disiplin cezasına çarptırılmak, insanlıktan çıkmanın ikinci evresiydi. Bu hatamızı telafi etmemizi istiyorlardı. Gece karanlığında, 'teröristler saklanıyor' diye bir köyün etrafını kuşatmıştık. Korkudan öksüremiyorduk bile. Sabaha kadar beklememize rağmen olağandışı bir şey olmadığı gibi kimseyi yakalayamamıştık da. Tim komutanı, 'Bu köylüler, onları saklıyor, haber veriyor' diyerek köyü yakacağını söyleyince neye uğradığımızı şaşırdık. Bu köylüler, bizi araziden toplayan köylülerdi.
Ondan sonra ne mi oldu? Çıldırmış bir şekilde, hareket eden her canlıya ateş açıyorduk. Bunun yaşlı ya da bebek olması, hatta bir hayvan bile olması fark etmiyordu. Kimi korkudan, kimi kin ve nefretten dolayı ateş açıyordu. İnsan çığlıkları hayvan melemelerine karışmıştı. Köyün delisi olan genç biri bize doğru koşunca onu alnının çatından vurmuştum. Arkamızda yanmış yıkılmış bir köy, sahipsiz cesetler ve anlatılması imkansız bir vahşet bırakarak ayrılmıştık.
Birliğe geldikten sonra sabaha kadar kustuğumu hatırlıyorum. Kan ve vahşet bedenimize, ellerimize ve ruhumuza sinmişti sanki. Artık kan kokusu almıştık ve öldürmeye meyili birer yaratıktık. Bizden de istenen buydu. Türk'ün gücünü delileri alın çatlarından vurarak gösteriyorduk. Sorgulanmak üzere tabura getirilen birçok insanın cesedi tabur binalarının temellerine gömülüyor, üzeri betonlanıyordu. Babasının akıbetini sormak isteyen bir kadını taburun içine aldıktan sonra aç ve vahşi kurtlar gibi saldırmıştık. Defalarca tecavüz edilen kadın, kan kaybından ölmüştü.
Köylülere işkence yapan tim komutanı yüzbaşı, sabahın erken saatinde tuvalet ihtiyacını görmek için çömeldiğinde Kanas suikast silahı ile alnından vuruldu. Vurulma anında başının ve ağzının kendi pisliği içinde debelendiğini bizden saklamaya çalıştılar. Hepimizin sonunun böyle olacağını bildiğim için girdiğim bunalım sonucu tabur komutanını vurmaya çalışınca beni bir kliniğe yatırdılar. Buradan çıksam da, çıkmasam da ben artık eski ben olmayacağım. Daha dün benimle beraber bu kan deryasında yüzen bir arkadaşım, bileklerini gece yarısı keserek acılarına son verdi. Birçoğu delirmek üzere. Vatan borcu diyerek getirdikleri bu topraklarda birer ölüm makinesi olarak bizi evlerimize gönderecekler. İnsanlar, bizden anılarımızı anlatmamızı isteyecekler... Peki ya ne anlatacağız?
Sokak lambası her kapandığında köyün delisinin defalarca bana doğru koştuğunu görüyorum. Annem geçenlerde ziyaretime geldiginde beni tanıyamadığını söyledi. "Seni insan olarak gönderdik oğlum" deyip ağlıyor.
Onun için gece karanlığı bastırıp kliniğin lambaları kapanınca kendimi sokak lambasının insafına bırakıyorum. Biliyorum ki o da kapanırsa Dargeçit’in ölü hayaletleri odama doluşacak."
O gün o parkta bana bunları anlatan Servet Zengin, klinikten taburcu olduktan iki yıl sonra kendini asarak yaşamına son verdi.