Az konuşurlar, çok şey anlatırlar. Yaşamları büyük bir suskunluk içinde geçer. Çocukları ellerinden alınmış ya da çocukları için acıtılmış olanlar... Aylarca etiyle, kanıyla besledikleri parçalarını, bir zaman göremediklerinde suskunlaşan anneler...

Kırgınlık, öfke, kin ile değil derin bir algılayışla sürdürürler hayatı. Onlar yaşamın acılarını bilgece taşıyanlar... Hayatta en derin acıyı yaşamış, en derin uçurumda kanatlanmışlardır, en dipten hayata bakmayı başarabilmişlerdir.
Onlar, tüm acılara yataklık eden bir deniz taşırlar içlerinde... İnsanların gözlerinin içine içine bakarlar, bir umut arayışıdır bu. Olur da bir yerlerde, çocuklarına ait bir ize rastlarlar diyedir...
“Susmak mana eksikliğinden değil, belki mananın derinliğindendir” der, Mevlana
Suskunlar... Çünkü suskunluk, her şeyi alabilir içine; söylenmemiş sözleri, yaşanmamışlıkları, yalnızlıkları, ayrılıkları, özlemleri, yürekteki umut nüvelerini içine alabilir. Çünkü söz, ulaşamaz suskunun ulaşabildiği derinlere... Kırık zamanlara...
Ve şöyle der “Suskun” adlı şiirinde şair Hicri İzgören;
“Susardın ve kar yağardı
gözlerinde başlardı gece
yarım kalmış kitaplarda sürerdi
alnımızda bilenen kör bir bıçaktı günler
zaman kırılmış aynalardı..”

***
Annem de, susar uzun uzun; gözleri uzaklara dalar. O zaman ömrünün hangi an’ında gezindiğini düşünürüm, o derinliğe ulaşmayı delice isterim; isterim de yetemem bilirim. Yetememe duygusuyla, kendimi dağın sarp yollarına vururum. Düşünürüm, düşünürüm de sevginin sağaltıcı gücüne sığınmaktan başka yol bulamam. Unutmamak adına kendi yaşadıklarım gibi, O’nu düşünürüm. Oysa geçtiği yollardan geçmek, her acısına ortak olmak isterim hep.
Annem, henüz bebekti, annesi öldüğünde. Annesi ve babasının tüm akrabaları 38 katliamında yok edildi. Sürgün edildi. Annesini de sürgünde yitirdi. Genç yaşta ağır sorumlulukları yüklendi. Sonra babasının gidişi eklendi acılarına... Kalan bir kaç akrabası da nerede bilemedi hiç. Şimdi çocuklarına adanmış bir yaşamın ağırlığıyla geçiyor zamanın içinden. Kötülüklerin acıttığı yeryüzüne inat, çocukları için yaşıyor. Barışı bekliyor, çocuklarının yollarını gözlüyor.
Tüm bunlara rağmen yaşadığı acılı hayatın mağduriyetine sığınmayan, şikayet nedir bilmeyen sevgi dolu kadın...  Annem.. Gözlerimi dünyaya açtığımda, beyaz tülbentinin altından örgülü gece karası saçları omuzlarına dökülen o kadını gördüm. Kır çiçeklerinin kokusunu taşıyordu göğsünde, çiçekli fistanıyla hep aradığım, ömrümü güzelleştiren kadın oldu. Hayatımın en güzel kadını, anlamı... Kah aşkına tutulduğum ülkemin yollarında, kah yüreğimin yolculuğunda, kah uçurumun ucunda salındığım anlarımda hep yanımdaydı. Korkularımı siler, kalabalıklar içindeki yalnızlığıma yoldaş olurdu. İnsanlığımızda açılan yaralarımızı saran yağmur damlacıkları gibiydi. Karşılıksız sevmeyi kendisinden öğrendiğim biricik varlığım...
Annem; anadilim, kültürüm ve doğduğum güzel topraklardı aynı zamanda. Annemi özlemek, ülkemi özlemek gibiydi her zaman, hatırlamak gibi... Kültürümüzün bilge taşıyıcısı.
Beni doğurduğu Dêrsim’i ülkem bildim. Annem ile tanıdım topraklarımızı, kültürümüzü, dilimizi, inancımızı; yaşadım ve anladım. Unutmadım, annemi hatırlamak, bize, yasaklı kavmin çocuklarına dair her şeyi hatırlamak demekti. Toprakları, çiçekleri, suları, şarkıları ve hüzünlü ağıtları, dağ başındaki yalnız ağaçları, tarihin günümüze taşınan ince sızılarını, yaşlılarımızın yüzündeki yaşam çizgilerini ve çok şey anlatan bakışları, sırtımızı dayadığımız kayaları, rengarenk çiçeklerin kucakladığı kırları, güneşi, her zaman yakın olduğumuz yıldızları, kavak ağaçlarının rüzgarda salınışını, yalın ayak çocukları ve sınırlarının dağlarla çizildiği mutlu yeryüzümüzün her detayını...
Dualarını günün ilk ışığına mırıldanırken, “sifte hometêra ju kosedeki mare/önce insanlığa bir köşede de bize” deyişiyle inancımızın insana verdiği değeri ve paylaşmayı öğrendim. Ateşe su dökmemeyi, suyu kirletmemeyi, yeryüzündeki bilcümle ile birlikte kırmadan yaşamayı...
Gezmeye gittiğimiz bir kilisede Meryem’e dua ederken, “anne senin Hıristiyanlık ile ne ilgin var” diye sorduğumda, “ciğerim ne farkeder, hepimizinki allah/tanrıdır, inançtır” deyişiyle inançlara gösterdiği hoşgörüden de öte sevgiyi, anlamı...
O zaman içimden “keşke tüm insanlar senin gibi düşünse, o zaman bu savaşlar, çatışmalar anlamsızlaşırdı“ diye geçirdim. Aslında karmaşıklaştırılan gerçek bu kadar basitti. Ve, herkesin özlediği yaşamın nasıl kurulacağı, Onun gönlünde, gözünde bu kadar netti: Çıkarsız bir sevgi, anlamak, hoşgörü...
Dilimi hiç unutmadım ve bunu anneme borçluyum. Annem ile anadilim arasında fark yoktu benim için.  
Aramıza giren zorunlu uzaklıklar dahi ondan öğrendiklerimi unutturamadı, onunla bağlarımızın hep sıcak kalmasını engelleyemedi. Ne kadar uzaklaşsam daha çok yakınlaşıyorum anneme ve Dêrsim’e. Çünkü ondan öğrendiklerim ruhumun bir parçası gibi sonsuza dek benimle olacaktı.

***
Zamanın içinde ne kadar yol aldığımız önemli değil, annemize olan sevgi ve ihtiyacımız hep bakidir. En kötü anlarımızda mutlu olduğumuz tek yere dönme isteği sarar içimizi, ana rahmine... Hiçkimselerin asla ve asla silemeyeceği, kirletemeyeceği bir sevgi… Hepimizin dünyadaki tek dostu, ne kötülükler yapmış olursak olalım sığınabileceğimiz tek liman.
İnsanlar arasında derin çatlaklar ören çağın içinde, bir annenin düşüncesi ve duygusudur dünyayı kurtaracak olan... Onların sevgi dolu yüreğinden yayılacak yeryüzüne, hayalini kurduğumuz hayat.
Sözlerinde hiçbir aldatıcılık görmediğim annemden öğrendim bunları. Ve bağrından koptuğumuz doğanın bir parçası olarak kalabilmeyi... Ama annemi düşünmek, hiç yaşanmamış bir ömrün dehlizlerinde dolanmak gibidir benim için. Asla kendisi olamamışların derin hüznü sarar tüm benliğimi. Feda edilen bir yaşamın kadınları, nasıl varolabilirlerdi? Ne yapmak isterdi? Hangi düşü kursağında kalmıştı? İçinin ıraklarında hangi gizi taşıyordu? Karanın görünmediği bir okyanusun içinde yitmek gibi... Varolamamak ile nice ömrün yaratıcısı olmak arasında bir yerde...
Öyle ya, çatlağın giremediği tek yer olan anne ile çocuk arasında bir yerdedir, ölüm ile yaşamın ince çizgisi...