Bir insanın ölümü gibidir, doğadaki canlıların ölüşü. Ağaçların, evlerin, çiçeklerin, nehirlerin…Çünkü onlar da insan gibi doğar ve sevgiyle büyürler, soluk alırlar, yerler-içerler… İnsan gibi yaşamayı hak ederler. Üstelik çok şey katarlar insan yaşamına. Doğa ve içinde yaşayan canlılar olmaksızın bir hiçtir insan yaşamı. Onlar insandan da önce vardılar.

Dünyanın merkezine parayı, daha çok kazanma hırsını, iktidarı, işgali koyanlar, sadece insanı değil doğayı da öldürür. O her şeyden bir şey ‘çıkar’mak için canlılar üzerinde tepinenler… Artlarında tarlalar boyu cesetler bırakanlar…
Doğanın canlıları da insan gibi ölür. Aldığı yara ile toprağa düşerler, gözleri gecenin yıldızlarında ya da göğün mavisinde. Derin derin iç çeker, henüz yaşayamadıkları için. Son nefesini alır, verip vermediğini bilemezsin. Son bakışları kalır yeryüzünde.
Bu ülkede her köy bir toplu mezardır adeta. Yakıldıktan sonra tanınmaz bir yığına dönüştürülen, zamanın üzerini toprakla örttüğü bir mezar.
Hangi dağa varsan, zamanın dahi örtemediği taş yığınları, yangından kararan tahtalar karşılar seni. Biraz eşelesen toprağını, gövdesinin her bir yanından bir parça görürsün; tek kalmış çocuk kara lastikleri, renkli fistan parçaları, aşın kotarıldığı bakır bir tencere, toprağı işlemek için kullanılan kürekler… Her şey derin bir suskunluk içindedir. Her adımında bir inleyiş.  
Börtü böceğin dahi yangında çekilip gittiği köyler, yalnızlığında derin bir hüzünle kalakalır. Bir zaman kuşlar yuva kurmaz, karıncalar buğday başaklarını taşımaz olur; katar katar göçmen kuşları göğünü yurt edinmez. Sessiz bir gömüttür geriye kalan.
Doğa kendi yarasını kendisi sarmaya başlar bir süre sonra. Yıkıntılardan çiçekler boy verir, nice otlar. Hayvanlara yuva olur yıkıntılar.
Kahperi köyü vardı bir zamanlar. Kahperi kaç kez öldü? Ve kaç kez küllerinden yeniden doğurdu kendini. Bilemez hiçbir insan evladı. Şimdi dahi işgal altındadır, çevresi tutulmuştur.
Yemyeşil ormanların ufka dek vardığı dağlar arasında o güzelim köy. Ayakları nehirden, kolları küçük dereciklerden, rengarenk çiçeklerin olduğu yeşil etekler giyinmiş bir dağın zirvesinde. Güneşin ilk ışıklarıyla uyanırdı. Tüm canlılar birlikte yaşardı. Dağ boyunca yıldız tozları, rengarenk çiçekler arasında rüzgar savuruyordu patikalardan. Her mevsimde bir başka güzeldi.  

“Orada, bahar kuzuları doldurur ağılı. Hava
Sessizdir, gümüşsüdür bir bardaktaki su gibi
Hiçbir şey büyük ya da uzak değildir.
O küçük sivrifare ciyaklar çimen kafalarının
Yabansılığında ve işitilir.
Başparmak büyüklüğündeki her bir kuş
Sık çalılıklardaki atik kanatlılara ve güzelim renklere uygun düşer.” (1)

Bir akşam üstü ateş, aşın pişirildiği, ısıtan kutsalımız ateş canlı cansız her şeyi kasıp kavurdu Kahperi’de. Yanan yaprakların sesi geceyi dolduruyordu, çatırdayan evin kirişleri, tahtaları… Toprağa ulaştığında ateş, inledi, kara bir duman kapladı her yanı, genze yapışıp kalan kokusuyla.
Ateş altında bir ülke, düşler, kahkahalar, ırmaklarıyla...

“Orada ilk çağların anıları yok oldu gitti
ışığın insan ürünü olmasından bu yana
ve artık meleklerin kuşlar ve çiçeklerle oynadığı yok
ya da donatmıyorlar gülüşleriyle bir çocuğun düşünü...” (2)

Sadece bir gece sonrasında köyün yerinde bir hiçlik vardı. Tan ağardığında Kahperi’den geriye bir yığın kalmıştı, hala dumanlar tütüyordu. Yığınların arasında sesler geliyordu, inlemeler, insan çığlıkları, doğanın çığlıklarına karışmıştı. Ustaların özenle yonttukları taşlar siyah islerle kaplandı, harcı sevgiyle karılmış evler yığın haline geldi. Güneşin ilk vurduğu duvar, dudakların sıcaklığına alışık o duvar da yıkıldı. Güneş, doğuşunun anlamını bulamadı o sabah, titrek ışınları kara dumanlardan geçti.  
O zaman bir köyün öldüğünü gördüler ve toprağın ağladığını. Kuşların uzak bir yalnızlığa çekildiğini gördüler. Karıncaların toprak ile kavrulduğunu… Sesleri hiçbir zaman duyulmayan karıncaların ağladığını gördüklerinde bu yangının bir ülkeyi saracağını anladılar.
Kahperi köyü yıllardır yalnız, çocuk kahkahalarından uzak. Evlerin yıkıntısını otlar sardı. Sağlam kalan duvarlarda, ardında dağlar uzanan boş çerçeveler duruyor. İnsanın tüm yalnızlıklarını, acılarını içine alacak kadar geniş bir çerçeve. Mavi boyaları zar zor seçilen. Gece kuşları, boşluğa baktılar uzun uzun. Zamanın izini aradılar o sonsuzlukta.
Genizlerine dolan duman kokusu yıllar geçse de hiç gitmedi. Hatırlandıkça yeniden duman sardı her yanı. Öyle ki nefes alınsa da boğacak nefes alınmasa da. Siyah duman burnundan girip insanın iç dünyasını sarıyordu. Hatırlayış, görenler için uzun bir incinmeydi. Gözleri hala yanıyordu.
Kaç kez yakıldı Kahperi’nin meşe ormanları, köklerde yeniden filizler boy verdi. Armut ağacının altındaki serinleten çeşme hiç kurumadı. İnce borudan akan ince su boyunca nane, rengarenk çiçekler kokularını eksik etmedi. Armut ağacının altında soluklananlar oldu. Suyundan içenler geçmişin sanrılarını yeniden yaşadılar. Yangın öncesi zamanda kırlarda koşan çocukların cıvıltıları, bağırarak konuşan köylülerin ve yitirdiklerini kilamlarda anlatan kadınların sesi… Yaşananlar bir bir gözlerinin önünden geçerdi.

“...Ey şarkı söylemeden beşik sallayan kadınlar
kumrunun gececil ötüşünde
Pek çoğu taşıyabilirdi yıldızları
Ve şimdi yaşlı çeşmedir
bu işi onun yerine yapmak zorunda olan
Siz tanıklar, öldürücü bir el kaldırmadınız
ama kurtulamayacaksınız vatan özleminden
toz,
Orada durmadasınız,
tozun ışığa dönüştüğü
yerde.” (3)

Kahperi, baharda coşkun akan deresiyle düşler kuruyor. Kendisi bir düş içinde olan düş kurabilir mi? Neden olmasın, düş içinde düş yaşıyor. Evrenin bir başka boyutundaydı Kahperi. Suyu, Mahsum Pak’tan gelen suya karışıp Ali Boğazı’na yol alıyor. Geçtiği topraklara çığlıkları kalıyor. Dağlar suskun, zamanın ardında kurumuş yapraklar gibi savruk.

(1) Sylvia Plath şiirinden
(2) ve (3) Nelly Sachs şiirlerinden