Paris’e giden yollar kar içinde. Ağaçların çıplak dalları kar ile yüklü, kimi bükülmüş kimi hala dimdik. Siyah kuş sürüleri karın örttüğü tarlalardan havalanıyor. Tarlaların aralarına serpiştirilmiş evlerin bacaları tütüyor, bizim çoktan yitirdiğimiz huzur ile. Hava bir kararsızlık içinde, bulutlar maviyle dansta.  

Bir sürgün diyarında yurtsuz olmak ne zormuş. Hele de yüreğini yitiren bir çağ, ‘aklı’na sığınarak görmemeyi yeğleyen topluluklar içinde. En çok da kalabalıklar içinde yalnız kalırmış insan. Atılacak adımın dahi kalmadığı sokaklarda kimselere değmeden süzülebilirmiş. Bazen altından kalkılması zor bir ağırlıkmış, bazen de bir gül yaprağı hafifliğinde.
Yurt, ana kucağı gibidir derler, çocukluğumuzdur, bacalardan yükselen dumandır, bir bardak çayın sıcaklığıdır, tanıdığın sokaklar, ağaçlardır. Dünyayı bilmeye başladığımız yerdir. Belki bu yüzden sürgünde zaman geriye doğru akar, taşmaların anılaradır. Okuduğun her kitapta, dinlediğin şarkıda, yediğin-içtiğinde, geride kalanı ararsın, hatırlarsın. Her adımında o günlerden bir parça olsun istersin.
Uzak diyarlarda sürgünlük, ayrılık acısından çok kimsesizlikmiş, yurtsuzlukmuş. Her ilerleyen anda yurtsuzluğun acısını, ılık bir rüzgar gibi bedeninde hissetmekmiş. Yurtsuzluk varolmamak gibi bir şey. Sayıklamalar içinde geçer zaman. Bazen anlamsız sözcükler bütününe döner söylediklerin, bir boşlukta kalakalır. Zaman uzadıkça giderek genişleyen, yine de bir türlü sığamadığın bir boşluk. Bazen nefes alamayacağın kadar daralır mekanlar, ruhuna kafes gibi gelir bedenin, kurtulmak için çırpınır. Ancak nafiledir, çırpındıkça yaralarsın kendini, kansız bir yaralanma haliyle artar sızıların. Rüya gibidir her şey, bağırmak istersin sesin çıkmaz, koşmak istersin ayakların felç olmuştur. Sürgünlük, göğsünde her an patlamaya hazır bir yumru olur. Kalbine baskı yapar, nefes almaktan korkarsın kimileyin. Unutuşun sularına kapılmamak için hep ardına bakarsın, hep arar gibi etrafına bakınırsın.
Hep ‘yabancı’ olarak görüldüğün bir arafta, uzak ülkenin hayalini kurmakmış sürgün. O uzak ülkenin toprakları ezilişinde kalbinin incinmesi, kuruyan ırmaklarıyla etinin yavaş yavaş erimesi, ateşler içinde yanarken dahi alnına dokunacak bir elden yoksunlukmuş.
Paris yollarında gün geceye evrilirken güneş kızıl bir küre gibi asılı duruyor ufukta. Bir parçasından beyaz bulutlar sarkıyor, kıvrım kıvrım kadın saçları güneşin bir kıyısına ilişmiş gibi. Baştan başa kızıla kesiyor yeryüzü. Gökyüzü, evler, ağaçlar ve saçlarım. Kıpkızıl bir rüya içindeyim. Yeryüzünün tüm ağırlıklarından arındığı, topraklardaki çatlakların yağmurun sevinciyle dolduğu, sevginin kahkahalar ördüğü bir rüya bu.
Güzel havalarda ötmeyi seven bir tarla kuşu havalanıyor, ağaçların arasından. Dans eder gibi uçmaya başlıyor güneşe doğru. Kızıl bulutların arasına karışıyor, kızıl bir siluete dönüşüyor. Güneş, tel tel bulutlar ve güzel havaları seven tarla kuşu...
Güneş hiç acele etmeden ufuktan kaybolurken, bulutlar ve tarla kuşu da onunla birlikte... İliştikleri kızıllıkla birlikte uzaklaşıyorlar. Her muhteşem görüntü, yaşandığı anla sınırlıdır, sahip olduğu benzersizlikle var olur.
Güneş yükselsin, yeryüzü giderek ışığa kessin, bu kızıl rüya bitmesin istiyorum. En çok da şimdi. Ama görüyorum karanlık bir hayata doğru gidiyor her şey. Her yanı koyu bir sis dalgası kaplıyor. Görüş alanı giderek daralıyor. El yordamıyla ilerlemek kalıyor insana. Gece düşüyor yeryüzüne. Kopan fırtına ile birlikte hiç durmadan kar yağıyor. Keskin bir soğuk ayakları kesiyor.
İnsanın yaktığı hiçbir ışık aydınlatmıyor geceyi, hiçbir ışık güneş kadar aydınlatamıyor yeryüzünü. Kendi neslini yok etmekle meşgul olan ‘insanlık’ evrenin sınırsızlığına, güzelliğe, yeryüzünün mükemmelliğine erişemiyor. Erişemediğini yok etmeye çalışıyor sadece.
Yeryüzünde başka bir dünyanın kapısını açmak gibi, ürkütücü gri bir ıssızlığa itilmek gibi, her yer kırık dökük. Yıkıntılarda çırpınan tarla kuşları... Onları öldürmek, kafese kapatmak isteyenlerin arasındalar.
Dondurucu kışa karşın eriyor yeryüzü. Kirli bir eriyik akıyor tarlalara, sokak aralarına. Belirsiz görüntülere dönüşüyor şeyler. Gök ile yer arasındaki mesafe giderek açılıyor. Eriyik, aşağılara akıyor, dibi olmayan o karanlık kuyuya.
Karanlıkla birlikte yiten o tarla kuşu nerede şimdi? Hiç bitmeyecekmiş gibi uzun sanırız hayatı, oysa bir rüya gibi yaşanıp bitiyormuş.
“Ölüler geçiyor tarla kuşundan,
gagasından, kanatlarından,
tarlasından.
Düşünüyor tarla kuşu:
ölüm acaba bir tohum muydu?
Dalgalara tükürsen
bire bin verir deniz,
bu kan neleri çoğaltacak?” (Ülkü Tamer)
Bir tarla kuşu yitirdi kendini Paris yollarında. İncinen gözleriyle kızıla kesmiş güneşe doğru uçtuğunu gördüler. Sığamadığı boşluktan taştı. O vakit eriyordu yeryüzü.  

***

İrlanda’da özgürlüğün timsaliymiş tarla kuşu. Yaşamını açlık grevinde yitiren devrimci Bobby Sands’e dedesi anlatmış, tarla kuşunu kafese kapatmaya çalışan gaddar bir adamın hikayesini... Adam, tarla kuşunu kendisi için ötsün diye kafese kapatır. Ama tarla kuşu artık ötmez. Adam, kafesi siyah bir örtüyle örter, kuşu aç bırakır, ama istediği sonucu yine alamaz. Gözlerine mil çeker, parmaklıkları görmesin diye. Bir an ötüp uçmaya başlar ama yine parmaklıklara çarpar. Ötüşü o an kesilir. Kendini kafes duvarlarına vurarak ölür, öldürülür. Sands, büyüyüp de duvarlar ardına hapsedildiğinde tarla kuşunun öyküsünü hatırlar yeniden ve günlüğüne şu sözleri düşer: “Tarla kuşuyla ortak bazı şeyler hissediyorum. Ben politik bir tutsağım, bir özgürlük savaşçısı. Tıpkı tarla kuşu gibi ben de sadece içeride değil, dışarıda, esir alınan ülkemde de özgürlüğüm için savaştım. Ben de işkence gördüm ve hapsedildim ve tarla kuşu gibi ben de demir kafesten dışarıyı gördüm. Aynı küçük arkadaşım gibi en vahşi yöntemlerin yatıştıramayacağı özgürlük ruhuna sahibim. “
“...O her umut ışığında vardır,
Ne mesafe tanır, ne de sınır,
Doğmuştur kızılda ve karada ve beyazda,
Orada tüm ulusların içinde...” Mısralarını ardında bırakarak uçtu tarla kuşu.