Derin vadilerde pırıl pırıl sular akıyor. Dağların yamaçları sonbahar renklerine bürünmüş. Daha yüksek dağların zirveleri karla kaplı, mevsim kışa dönmekte.  

Kayalar her mevsim aynı renkte. Doğa, her iklimde güzel. Bir ağaç, yeşilken de, yaprakları solmuşken de, kupkuru yapraksızken de güzel. Oysa yeryüzünün güzelliği insan acılarını dindiremiyor. Bir anlık sevinç duygusu, duyguların karmaşasında toza dönüşüp gözden yitiyor.
Bu güzelliklere baktıkça uzak ülkemin yanan ormanlarını düşünüyorum. Söndürmeye hiçbir ırmağın suyu yetişemiyor. Çünkü su da yanıyor. Savaşın esir aldığı topraklarda sadece insanlar değil ağaçlar da ölüyor; börtü böcek, kuşlar, çiçekler, toprak ölüyor. Kutsallıkların gölgesinde yürünen bir çağda kimse durduramıyor bu ölümü.
Torino’ya giden yolda bunca dağın, geçit vermez kayalıkların arasından çıktığımızda, cevabını veremediğim sorular sökün ediyor. İnsan her engeli aşıyor da bir tek içindeki hırsları, ‘güç’ esaretini, egemen olmak uğruna öldürme ‘kutsalı’nı aşamıyor. Tarih sayısız tekerrürlerin ardından hayal kırıklıklarıyla gidenlerin izlerini taşıyor. Her gün yeniden başlayacak gücü kalmadığında çıkıp gitmeyi yeğleyenlerin.
Her gün yaşama başlayacak gücümüz yok
- Toprağın önünde, suskun bir gök altında-
bir yeniden uyanışı bekleyerek.

***
Saatlerdir Po nehri kıyısını adımlıyorum. Po, düşlerimi alıp götüren suların yatağı. Belbo kırlarında yiten çocukluğumun, baskısız bir yaşam için indiğim yeraltında geçen gençliğimin, tutunamamışlığımın, akşamları konuğu olduğum evin soğukluğunun mekanı. Üzerimde mavi bir gökyüzü, gerisi boşluk. Yalnızım, sahici bir yalnızlık bu.
Su, gülümseyen hayat gibi, ona baktıkça imreniyorum. Koş, Adriya seni bekliyor. Sonsuzluk duygusu veren Adriya’ya sığın, sağalt acılarını damlacıklarınla. Ama beni bekleyen hiçbir şey yok. Sağaltıcı damlacıklar, kıyımda, ‘öteki’leştirilmiş hayatın derinlerinde yok oldu. Sığınacağım hiçbir deniz, kalp yok. Kıyılarında adımlarımın sesi, yalnızlığım. Nice zaman geçti, sana bakmaktan hiç bıkmadım. Gördüğüm bir köyün ışığa banmış, ayın olmadığı günlerde şenlik ateşlerinin aydınlattığı tepeleri, aylak aylak gezdiğim yaşam dolu kırlar... Acı bir esrime içinde geçen günler. Şu tenime dokunan rüzgar, sürgün ömrümün dallarını kırıyor. Ölüm kıtası oldu yaşadığımız. Bunca hayal kırıklığı içinde yaşama tutunmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin dahi edemiyorum artık.
Yeniden başlayamaz artık bu gövde.
Gözlerine dokunulduğunda, bir yığın toprağın
canlılığını duyar biri. Tan ağartısında da
kendisini susturamayan topraktır o.
Ölü bir gövdedir, o bir çok uyanıştan
kalan ama.


Çıkış yok. Kendimi buz parçası içindeki balık gibi duyuyorum. Soğuk bir mevsime tutuldum. Kaç zaman gerek bahara ulaşmak için, Po gibi kaç ırmak uzunluğunda su gerek yeryüzünün yangınlarını söndürmeye...
Şimdi şu anda tüm ağırlıkların bedenimi terk edip gidişinin hafifliğini yaşıyorum. Hiç acelem yok. Geçtiğimiz sokaklar beni her gün gittiğim kafeye götürüyor. Yol boyunca yeniden bedenim titriyor. Yaz gününün sıcağında, bu titreyişi sıcak kahve dahi durduramıyor. Belki de varoluşuma karşı son bir titreme bu, daha derinden geliyor. “Acının düzenli vuruşları başladı. Her akşam hava kararırken, yüreğim gece oluncaya kadar sıkılıyor.”
Ağır ağır otele yürüyorum. Mutluluk meydanına bakan 305 numaralı oda. Hayatımın son uğrağı, eriyen bedenim çoktan yalnız bıraktı beni. Yolculuğumun sonundayım. Hayat zamanın tozlarında dağılıyor, dağılan her zerre ayrı bir ruh taşıyor. Bütüne ulaşmak mı aslolan yoksa böyle paramparça yaşamak mı? Dağların ve ağaçların silueti düşmekte Po nehrine. Gece sabaha dönmekte. Gerçeğe dönüşen siluetlerin yerine yokluğum kalacak gün ışığıyla birlikte. Torino’nun kalabalığı yalnızlığımda kursun dengesini. Gelecek daha acımasızca kalıyor geçmişin gölgesinde. Bu ıssızlığı hangi sözcük anlatır ki. Sonsuz uyku ya da toprağa karışan bir beden, ne farkeder. Bir bardak su... Yatağa uzandığım anda yavaş yavaş ağırlaşıyor bedenim. Az sonra gözlerim kapanacak, içimdeki tüm fırtınalar dinecek...
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak- 
sabahtan akşama dek, uykusuz, 
sağır, eski bir pişmanlık 
ya da anlamsız bir ayıp gibi 
ardını bırakmayan bu ölüm. 
Bir boş söz, bir kesik çığlık, 
bir sessizlik olacak gözlerin: 
Böyle görünür her sabah 
yalnız senin üzerinde 
kıvrımlar yansıtırken aynada. 
Hangi gün, ey sevgili umut, 
bizlerde öğreneceğiz senin 
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu...

* Şiirler İtalyan yazar ve şair Cesare Pavese’ye ait.