
Dönsem mi, yola devam mı etsem, kararsızım. Beni görürse susmaz, biliyorum. Kararsızlığımı aşıp aç halime aldırmadan geri dönmeye niyetleniyorum ki, annem beni fark ediyor. Öfkeyle bana dikiyor gözlerini, her ne olduysa sorumlusu benmişim gibi. Bu yüzden geri dönmek istiyordum ya. Artık çok geç, devam ediyorum çaresiz. İsyanı dinmiyor, beni de katıyor küfürlerine hedef kimseler arasına. Başkalarının çocukları benden daha akıllı, daha iyilermiş. Evlerine, ailelerine sahip çıkarlarmış. Ben öyle değilmişim. Akşama değin sokak köpekleri gibi gezermişim... Aslında bu doğru. Yani ben çok gezerim. Bizim mahallenin çocukları sabah-akşam topal köpek gibi evlerinin kapısında döner dururlar. Onlar gibi olmamı istiyor annem. Öyle olmakta ne marifet var ki? Ben öyle olamıyorum, sürekli evin dibinde olmaktan çok sıkılıyorum. Haşarıyım biraz, annemin kızdığı bu.
Güya evin erkeğisin, bize böyle mi sahip çıkacaksın?
Başladı belden aşağı vurmalar. „Evin erkeği“ olduğum gerçeği çocuk yaşımın kaldıramayacağı bir kabusla çökmüş omuzlarıma. Babam, ağabeylerim evde yoklar, gurbete çıktılar. Gurbet dediğim yer Karadeniz. Fındık işçiliğine gittiler. Bir-iki ay sonra bitli bitli dönerler. Denizin olduğu yerde bit nasıl oluyorsa... Her giden bitli dönüyor. Bizimkiler bu işe gidince evde „büyük“ olarak ben kaldım. Çocuk da olsan sırası gelince „evin erkeği“ oluyorsun. Bu hoşuma gitmiyor, çocukluğuma ihanet. Küçük yaşım kullanılıyor sanki. Evde kalmak, küçük olmak benim mi isteğim? Çocuk demek, muafiyet demek değil miydi? Annem bundan hiç söz etmiyor. Varsa yoksa iş-güç. Dervişgilin çocuklarına baksa ya. Haksızlık, nankörlük ediliyor bana. Evin her işine koşturuyorum. Her gün avucumun bir yeri nasır tutuyor. Kaç kez kendi patlattı baloncukları. Biliyorum, çok da üzülüyor. Yaşıtlarım arasında benim kadar çalışanı mı var? Kızmış ya, en kolayı hıncını benden çıkarmak.
Başka büyükler de çocuklarına beni örnek gösteriyor, gıpta ediyorlar. Bana imrenmelerinden annemin nasıl gizli gizli gururlandığını biliyorum. Büyükler hep böyledir; yeri gelir başkasının çocuklarına kurban sayarlar, sonra bir bakarsın, yere göğe sığdıramaz, herkesten üstün tutarlar. Annemin beni kıskandığı tek çocuk Hayriye Teyzelerin Selim’i. Bütün gün bahçede tavuklar arasında koşturur. Öyle olmanın nesi iyi? Hem ben ondan daha çok çalışıyorum, herkes biliyor. Uslu, evden hiç ayrılmıyor ya, kıymetli oluyor. Tavuklar arasında kala kala yakında yumurtlar o çocuk, görürler o vakit!
Evde, bahçede yapılacak iş kalmayınca bizim sokağın uyuz çocuklarını bırakıp aşağı mahalleye koşturuyorum. Onlar da benim gibi, bağlasan durmazlar. Aklımıza neresi eserse koşturuyoruz. Maceracı bizim grup. Hep bir şeyler arıyor, keşfediyoruz ve bu beni çok mutlu ediyor. Çocuk olduğumu duyumsatan, sorumlulukların baskısından uzaklaştıran yegane eğlencem! Bu kadarı benim ve çocukluğumun hakkı değil mi?
Annem heybesinde ne var ne yok döküyor, sessizce dinliyorum. İstese de daha fazla sürdüremez bu öfke nöbetini. Mahsustan kızarak soruyorum ne olduğunu. Tavuğumuz kayıpmış, tam da korktuğum şey. Öfkesinden belliydi önemli bir şey olduğu.
Annemin tavukları özeldir. Bir kere her gün yumurta verirler. Hem de en sertinden. Gençler, çocuklar sürekli kapımızda kuyruk. Ne ki en sertinden yumurta kapacaklar. Annem de fırsat deyip, tavuklar ne verdiyse satıyor bu aralar. Bizden yumurta alanlar mutlaka kazanıyor. Haliyle bizim yumurtalar köyün en pahalısı. Doğrusu, pahalı sattığımızdan değil, çocuklar fazlaca para veriyorlar ki sırada öncelik onların olsun. Daha neler yapıyorlar neler. Bazıları bana rüşvet bile teklif ediyor. Çalmaya kalkanlar hele, öyle çok ki. Hırsızlara bizden önce müşterilerimiz ceza kesiyor. Hem de ne ceza. Evin önünde kavga gürültü çoğalınca annem hepsini kovalıyor. Ben hiç karışmıyorum. Annemin işi bunlar. „Sakinegilin yumurtaları“ diye nam salmış ya bizimkiler, annemin çok hoşuna gidiyor. Ama benim yumurtasına oynamama izin vermiyor. Tokuşturunca haram oluyormuş! Bunu çocuklara da söylüyor ama onlar „ver teyze, daha tatlı oluyor böylesi“ diyorlar. Bence de öyle. Annemin günah demesinin hükmü bir tek bana işliyor. Annem işte, neden haram oluyorsa!..
Bu sefer en iyisi çalınmış, diyor ağlamaklı ve çaresiz. En iyisi dediği ‘Belek’*. Öyle koyduydu ismini. En iyi yumurtayı da o verirdi. Horoz gibi iriydi. „Kayıp“ demiyor, „çalınmış„ diyor annem. „Başka ihtimal yok“ diyor gözleri. Tavuklarımızın uğradığı yerleri mutlaka birkaç kez kontrol etmiştir, yoksa sokakta bu kadar rahat söylenmezdi.
Komşumuzun bahçesini tarıyorum göz ucuyla. En çok oraya giderler. Eşeleye eşeleye çeperin altından yer açıp dadandılar bahçelerine. Anlayışlı insanlar neyse ki, ses etmiyorlar. Biliyorum, onlar çalmazlar. Zaten iki tavukları var, annemin verdiği. Bir ara kümeste yumurtalar eksik çıkınca annem sormadan etmeden bana saydı. „Haberim yok“ dememe aldırmadan sıkıştırdı. Satarım, daha kötüsü yumurtasına oynarım diye korkusu. Haram yumurta yer, belli etmeden de kendisine de yedirirmişim! Evvelden bir-iki kez çaldığım oldu. Kümesten dönerken annem görmüştü. Külahlı başıma bir şaplak atmıştı her zamanki alışkanlıkla. O an yumurtaların akı-sarısı enseme, yüzüme doğru akıvermişti. Sonra tövbe edip daha çalmadım. Ne zaman kümesin yakınında karşılaşsak külahımın altına bakar. Yine benden kuşkulanıyorken komşu kızı elinde altı-yedi yumurtayla çıkagelmişti.
„Annem gönderdi, bunlar sizin olmalı. Samanlığın köşesinde buldu, sizin tavuklar oraya yaptı herhalde.“ Duymuşlar ya bizim kayıp yumurta efsanesini. Yumurtaları görünce annemin yüzünde bir sevinç. Biliyorum, benim çalmadığım ortaya çıktığı için. „Götür yumurtaları, siz yersiniz. Bizde çok“ diyor kıza. Bu kız da çok inatçı ha, annem ne ettiyse tekini almadı. O zaman işte annem Belek’i tutmuş, benimle konuşur gibi tembihlemiş, yumurta vakti gelince diğer tavukları peşine tak, eve getir“ demişti. „O horozun görevi değil mi? Sen onunla bir konuş“ demiş, annemden bir güzel dayak yemiştim. Tavuklarımızın tekrar kümeslerinde yumurtlamaya başlamasını annem Allah’ın yardımı ve Belek’in aklına yorumlasa da, komşumuz samanlıktaki folluğu bozdu diye eski yerlerine döndüler bence.
„Üç saattir kayıp“ diyor. Üç saat görünmeyen tavuk kesin olarak kayıptır. Çalınmış, alıkonulmuştur. İkimizin de aklında başından beri aynı isim var sanırım. Şüphesini söylüyor annem. Tahmin ettiğim gibi, söverken aklındaki kişi bu: „Kör Hasan!“. Hırsız o değilse de, kardeşi Halil’dir. Bu kardeşlerin tamamı hırsız, hem de yüzsüz, dem de arsız.
Annemin tek derdi Belek’in çalınmış olması değil. En iyi yumurtaların sahibesi ünvanına ortak çıkacak diye kaygılı. Ama düşünmüyor ki hırsız Belek’i evinde besleyemez. Gerçi Kör Hasan bunu da yapabilecek denli rezil biri. Bağımızdan çaldığı üzümü geçerken bize ısmarlayacak kadar yüzsüz ve pişkin. Herkes bilirdi ki o çeşit üzüm bir tek bizim bahçede yetişirdi. „Buyurun komşu, güzel üzümümden yiyin“ derken nasıl da utanmazdı. Daha evvel çaldığı bir tavuğumuzu evinde beslemeye kalkışınca babam onu bir güzel benzetmişti. Babam evde değil ya, o körün işi belli olmaz. Anneme teselli olmaya çalışıyorum, „korkma, köyün en iyi yumurtaların sahibesi yine sen olacaksın...“. „Bu adam hep bir şeyimizi çalıyor“ diyor öfkeyle. Bana kızıyorsa da „eşi gurbete gitmiş, evini, eşyasını idare edemeyen kadın“ diye kendisine öfkeli aslında.
Tavuklarıyla da arası iyidir annemin. Onları gözü gibi sakınır. Özenli de besler ki. Yem verirken nasıl da ordan oraya peşinden koşarlar. „Tu tu tu“ demeyiversin, nerde olsalar bir koşu çıkar gelirler. Belek’in annemin peşinden bir seğirtmesi vardı ki hımbıl hımbıl. Tombul çocuklar gibi böyle paytak paytak. Küçük kardeşim de öyle koşar. Zaten annem ikisini de özenle beslerdi. Hayıflanarak „kuluçka vaktiydi, ağırlaşmış, tenha yerler aranıyordu“ diyor. Kuluçka için yumurta toplamış, yer bile ayarlamış meğerse annem. „İki-üç güne kalmaz kuluçkaya otururdu“ diyor üzgün üzgün. Kaç senedir sektirmeden kuluçkaya yatırırdı. Her seferinde altına dizilen yirmi civarı yumurtanın hemen hepsini çatlatırdı. Ortalık sarı sarı civciv dolardı. İsteyenlere birer ikişer civcivleri dağıtır, kalanları bütün gün elinde süpürge kedilerden, çocuklardan korurdu. Başıboş onlarca kediden ne kadar koruyabilirse artık.
Bir keresinde kuluçkaya yılan dadanmış. Belek uyuşuk haline rağmen öyle bir gıdaklamıştı ki, duyanlar anlamıştı yuvaya kedi ya da yılanın saldırdığını. Annem elinde kürekle bir hışım geçivermişti yanımızdan. Köhne ağıla dalmasıyla çığlıkları yükselmişti, beri yandan Belek’in. Bir annem bir Belek, bir annem bir Belek, yarışır gibi. Biraz sonra yere çalınan kürek sesleri kesilmişti, sonra da annem ve Belek’in sesleri.
Ağıldan çıktığında her yanı kırık, kesik olan bir yılan tutuyordu elinde. Yılanın ağzından bir karış içeride henüz yuttuğu bir şişlik. Kuluçkada Belek, evde annem olduktan sonra civciv yemeye yeltenmek... Bu da yılanın gafletiydi işte, hayatıyla ödedi.
Göz göze geliyoruz annemle. Ben bu bakışı biliyorum. İtiraz edecek oluyorum, kaşlarını beter çatıyor. „Yapamam“ diyorum, „Çık, evde bir sen varsın“ diyor. „Sen çık, zaten bir sürü küfür ettin, git orada devam et“ diyorum. „Olmaz, ayıptır. Hem ben utanırım“ diyor. „İyi ya, ben de utanıyorum işte, yapamam“ dememe kalmadan „evin erkeği sensin, sen varken benim çıkmam doğru değil“ diyor annem. Haklı. Kadınlar dama çıkıp küfürler savuramazlar, hoş karşılanmaz, ayıplanırlar. Sokakta olsa ellerine su dökülmez. Sokak meşru sınırları sayılır. Ama dama çıkıp bunu yapmaları uygun olmaz, sınır ihlali anlamına gelir. Hem köy yerinde küfürler cinsel içerikli olur, bu da erkeğin ağzıdır. Kadınlar dama çıkarak ne söyleyebilirler ki. Dama son çare olarak çıkılır. Hasımlarına meydan okuyan, bir şeyleri kaybolan, eşyası çalınanlar dama çıkar çağrı yaparlar. Şimdi sıra bende. Zor bela merdivene sürükleniyorum. Bu iş hiç hoşuma gitmese de gerekli aslında. Bir şeyinizin çalınması size bir çeşit meydan okumadır. Ayıp hırsıza mahsustur ancak tepkisiz kalan da ayıplanır. Çıkıp tepki vermek, durumu herkese duyurmak gerekir. Hırsız sahip olma hakkınızı çalar ve buna duyarsız kalırsanız çalan ile eş tutulursunuz. Dahası, sonraları bir şeyiniz çalınır da bunu dillendirirseniz, size inanmayabilirler. Hırsızın gizlice, sinsice yaptığına açıktan cevap verilmeli. En azından durum topluma yansıtılmalı. Aksi halde hırsız bile sizi ciddiye almaz. Bunun için reste rest çekilmeli. Tehditkar olunmalı. Fakat dama çıkınca yaptığım işin altında eziliyorum ben. Merdiveni tırmanıyorken annem körün evini işaret ediyor. „Mesajı oraya ver“ demek istiyor. Kör Hasan’ın kızı sınıf arkadaşım. Karnı-kıçı bir yerde, kaplumbağa suratlı. Hiç sevmem onu ya, biliyorum görünce yine utanacağım. Allahım ne olur, bana görünmesin.
Damdayım. Gün akşama evrilmiş, etraf sessiz. Dama çıkacağımı biliyor gibi susmuş her şey. Çok gürültü olsun, sesim duyulmasın dilemiştim oysa. Evimizin damı Kör Hasan’ın hölü hizasında, aramızda yirmi metre kadar ya var ya yok. Kör kör beni soktuğun hale bak. Annem „başla“ diye işaret ediyor aşağıdan. Sanki tavuğu ben çalmışım da teşhir için dama çıkarmışlar gibi hissediyorum. Yapayalnızım. Dilim tutulmuş, çırılçıplak hissediyorum. Elim ayağım dolanıyor, ne yapacağımı şaşırıyorum. Heyheylenmeden inersem erkek değilimdir! Erkekliğimi ispatlamam lazım. Annem yine işaret veriyor. Gözlerim uzaklarda, hırsızın evine bakamıyorum. Nasıl olduysa dilim çözülüyor, titrek titrek yükseliyor sesim.
„Hey hey, köy halkı! Bugün bir tavuğumuz kayboldu. Her kim gördüyse, yerini, akıbetini biliyorsa hayrına bize haber versin!“ „Nereye bakıyorsun“ diyerek azarlıyor annem. Uzaklardan yavaş yavaş evlere kayıyor gözlerim. „Eğer ki birileri çaldıysa geri getirsin ya da sokağa bıraksın. Çalıp geri getirmeyenin anasını...“ Utançtan yüzüme kan hücum ediyor. Yine de Kör Hasan’ın evine kilitleniyor, cesaretleniyorum. Biraz durakladıktan sonra tekrar aynı çağrıyı yapıyorum, daha kararlı bir sesle. Korktuğum oluyor, kız hole çıkıyor işte. Karnı iki karış önde. Sırıtıyor sanki. Utanıyor, başımı eğiyorum. Hemen sonra babası çıkıyor, bir şeyden haberi yokmuş gibi. Kızını içeri yolluyor, bir oh çekiyorum. Kör Hasan’ı görünce çağrımı değiştiriyorum. „Annemin tavuğunu kimin çaldığını biliyorum. Eğer bırakmazsan ben senin...“ Mesajı almış gibi „Ne olmuş yeğen“ diyor pişkin pişkin. Hırsız bu arsızdan başka kim olabilir ki! „Namussuzun biri tavuğumuzu çalmış.“ „Vay evleri yıkılasıcalar, size bunu nasıl yaparlar? Göz-kulak olun yeğen, namussuz çok var, çok“ demez mi! Sonra da hemen içeri yöneliyor. Kimselerden çağrıma olumlu bir ses yok. Evlerin holüne, camına çıkmış insanlar beni izliyor, bir yanıt gelir mi merakıyla. Hep beraber bir müddet daha bekleşiyoruz. Ses yok, beklentimiz boşa. Zaten hiç umudum yoktu. Annem iyice üzülüyor. Performansımdan hoşnutsuz, inmemi işaret ediyor. Kayıp Belek’in ardından üzgün, görevini yapmış, bu zor işten de sıyrılmış olarak sevinçle iniyorum.
Gitti bizim Belek. Geçen kış çok soğuk olunca tavuklar üşümesin diye annem sobanın sıcak külünü, közlü közlü kaç kez kümese taşımıştı. Hep de Belek hatırına.
Gidip derede pusuya yatacağım yarın. Dökülen çöpleri takip edeceğim. Bakalım Belek’in tüyleri kimin çöpünden çıkacak. On günden evvel sanmam ki getirsinler. Diğer sefer de bir on gün kadar sonra bir sabah bahçeye giderken çalıntı tavuğumuzun yolunmuş tüylerini görmüştük derede. Geceleyin gizlice atıvermişlerdi.
„Aç mısın?“ diyor annem. Biliyorum, benim için yumurta kıracak, Belek’in kuluçka yumurtalarından. „Aç değilim“ mi desem?
Yarın okulda şu kızın kaplumbağa ağzını bir yoklayayım. Belki bir şeyler kaçırır. Benimle konuşurken gülmese bari. Tuhaf gülmesi, küfür gibi. Belek ondan daha güzeldi ya... Gitti annemin tavuğu.
* Alacalı
‘Annemin tavukları’ öyküsü ile 18. Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği’nde birinciliğe layık görülen Naif Bal, 1996 yılından beri müebbet hükümlüsü olarak tutuklu. Şu anda Bolu F Tipi Cezaevi’nde bulunmaktadır.