Cihan ERDOÐAN


Akşama doğru sakin bir rüzgar esiyor, gökyüzünün hafif mavimsi, yer yer kızıla çalan görüntüsü Marmara’nın ılık sularıyla kucaklaşıyordu.

Martılar, balıkçı kuşları, ağaçkakan ve sığırcık sürülerinin muhteşem danslarıyla İstanbul asude bir gününü daha geride bırakıyordu. Daha çok gayrimüslümlerin oturdukları Pangaltı, Kumkapı, Balat, Kurtuluş ve diğer mahalle sakinlerinin hemen hiçbir şeyden haberleri yoktu.

Talat, Enver ve Cemal planlarını kılı kırk yararak hazırlamışlardı. Ermeni cemaatinin bilinen bütün entelektüel, bilim insanları sessizce toparlanıp derdest edileceklerdi.

Operasyonun başındaki İstanbul emniyetinden sorumlu, kontrterör Mustafa Reşat Mimaroğlu işinin ehli bir emniyet mensubuydu. Etrafındakilere “Bütün tutuklamaları kimsenin bir şeyler sezip, anlayamayacağı, uyanamayacağı bir şekilde nazikçe yapacaksınız” emrini vermişti.

24 Nisan’ın zifiri karanlık bir gecesi, din adamı, saygın müzikolog, besteci, öğretmen aynı zamanda koro şefi olan dünyaca tanınıp, bilinen Vartabed Gomidas’ın Pangaltı’daki mütevazi evinin kapısı çalındı. Gomidas üzerindeki pijamayla kapıya yöneldi. Her zamanki gibi öğrencilerini bekliyordu. Gomidas’ın birkaç entelektüel, müzisyen ve öğrencilerinin dışında başka ziyaretçileri pek olmazdı.

Bu kez birkaç genç siville karşılaştı. “Efendim karşı karakolda çok küçük bir işiniz var, 3-5 dakika sürmez” dedi uzun boylu bıyıklı olanı. O da hemen inandı. Üzeri hafif paralanmış deri terliklerini ayağına geçirerek yanlarına koyuldu.

Kısa boylu tıknaz kırçıl bıyıklı olanı hafif meşrep bir alayla Gomidas’ın ince çizgili vişne çürüğü pijamasına, terliklerine, ipincecik uzun hünerli parmaklarına baktı.

Başına gelecek felaketlerden haberi olmayan Gomidas narin, sessiz bir edayla yokuş yukarı çıkarken Pangaltı’nın dar sokaklarını göz ucuyla süzmeden edemedi.

Karakoldan içeri girdiklerinde onu uzun bir odaya koydular. Tahta bir masanın üzeri dosyalarla doluydu. Masanın arkasındaki sandalyede oturan Reşat ara ara ayağa kalkarak tok bir sesle kesik kesik konuşuyordu. Önündeki dosyalardan bir tomar kağıt çekip çıkardı. Başladı okumaya; Ardeşes Harutusyan, Krikor Torosyan, Dr. Dikran Allahverdi, Sarkis Minasyan, Şavarş Misayan, Zabel Yeseyan, Atom Yerceyan... Yüzlerce isim sönük ampülün aydınlatmaya çalıştığı bu loş odanın duvarlarında yankılanıp duruyordu. Bu isimlerin büyük çoğunluğu yazar, şair, tarihçi, doktor, mimar ve akademisyen insanlardı.

Vartabed Gomidas’ın adı okunduğunda bu ince uzun kireç duvarlı kirli odaya derin bir sessizlik çöktü.

Alın götürün dedi Reşat.

Gomidas’ın ev hizmetçisi Vanlı yetim kızcağız telaşla evin trabzalardan inip sokağın yanı başındaki Dr. Vahram Torkomyan’ın kapısını çaldı.

“Efendimiz, efendimiz muhterem pederi götürdüler.”

“Kim ama kim...” dememişti ki Reşat’ın dört sivil adamı kapının yanı başında beliriverdiler.

Dr. Vahram Torkomyan’ı siyah bir Chevrolet arabanın arkasına bindirip Pangaltı’nın dar sokakalarının arasında kayboldular.

Gomidas’ı Tarlabaşı karakoluna getirdiklerinde nazarethanelerden uğultular duyuluyordu. Bol sigara dumanıyla dolu bir odaya girdiklerinde uzun boylu yüksek rütbeli bir subay sessizce gezinerek etrafına bakıyordu.

Gomidas buradakilerin bir kısmını yakınen tanıyor, büyük bir kısmıyla da ilk kez burada karşılaşıyordu. Subay sözlerine nazikçe başladı. “Dünya büyük bir savaşa doğru gidiyor, ülkemizin halini sizler de yakından görüyorsunuz. Sizleri bir dönem misafir edeceğiz.” İçerdekilerin büyük çoğunluğu başlarına hayra alamet işlerin gelmeyeceğini anladı.

Nezarethaneye doğru götürüldüklerinde Dr. Vahram Torkomyan Gomidas’a doğru sakince yaklaşarak “Gerçek düşüncelerini gizlemek için nezakete sığındığında Türkler’in zihniyetini okumak güçtür” dedi.

Aslında çok da doğru söylemişti. Sonun başlangıcına yaklaşmışlardı. Tıkabasa tıkıldıkları ringlerle dolambaçlı yolculuklardan sonra İstanbul Merkez Hapishanesi’ne, oradan da vagonlarla Çankırı zindanlarına getirilmişlerdi.



Ticarette, sanatta, bilimsel araştırmalarda altın dönemini yaşayan Ermenilere cehennemin yolları açılmıştı.

700’den fazla doktor, mimar, yazar, tarihçi, şair, milletvekili İstanbul, Ankara, Çankırı, Adana, Ayaş ve diğer şehirlerde zindanlara tıkıldılar. Ağır işkencelerde delirenler, sabahlara kadar ağlayanlar, gece yarısı uykularından kabuslarla uyananların haddi hesabı yoktu. İsimleri okunup gidenlerden bir daha haber alınamıyordu. Dışarının içeriden, içerinin dışarıdan hiç mi hiç haberi yoktu.

Büyük tehcirle birlikte büyük kırım da başlamıştı. Köhne yük vagonlarına doldurulup yollara çıkarılan kadın, çocuk yaşlılar öldürülüp öldürülüp kireç kuyularına atılıyorlardı. Bu büyük felaket bütün Anadolu’nun ortak kaderi haline getirilmişti.

Dersim’den elleri birbirlerine zincirlenip tehcir yoluna çıkarılanlar Peri Suyu kenarında kurşuna dizilip katledildikten sonra, cesetleri üst üste yığılarak geride kalanlara büyük korkularla gözdağı veriyorlardı.

Talat, Enver ve Cemal üçlüsünün devleti kadim Anadolu topraklarının bir parçasını kırıp döküp yoklar hanesine kaldırıyordu. Çankırı hapishanesi götürülüp, getirilmeyenlerin çoğalmasıyla epey seyrekleşmişti.

Gomidas için dünyanın değişik yerlerinde yürütülen kampanyalardan hiç kimsenin haberi yoktu. O üstün öngörüleriyle felaketin büyüklüğünü hissediyordu. Sağlığı bozulmaya başlamıştı.

Bir sabah kapı altından adı okunduğunda herkes birbirinin yüzüne derin bir acıyla baktı.

Şair Taniyel Varujan yastığının altından çıkardığı dişleri epeyce kırılmış kemik tarağıyla Gomidas’ın hayli yağlanmış uzun saçlarını ve sakalını tararken arka ranzalardaki Ermeniler onun ilahilerini mırıldanarak ağlamaya başladılar.

Dünya kamuoyunun ağır baskısı sonucunda Vartabed Gomidas serbest bırakılmıştı. Dışarı çıktığında kırımın, büyük felaketin acısı, sarsıntısı onun akıl sağlığını iyice bozdu. Paris’e gönderdiler. Uzun yıllar kliniklerde ağır travma tedavileri gördü. Ziyaretçi kabül etmedi. Sürekli sinir krizleri geçirip hep ağladı. 

22 Ekim 1935 sabahı onlarca bestesini, yakılıp yırtılan eserlerini de yanına alarak doğduğu topraklardan uzak başka bir gök kubbenin altında, Paris’te bu dünyadan göç etti.

Soykırım sonrası dünyanın artan baskısını gören İttihat ve Terakki üst düzey yöneticilerinin çoğu, çoktan yurtdışına ‘kaçmış’, çıkmışlardı. Birkaç göstermelik yargılamadan sonra İttihatçıların çoğu Mustafa Kemal’in ulus devlet projesine dahil oldular. Mustafa Kemal’in ilk işi soykırımı araştıran ‘Özel Mahkemeler’in işine son vermek oldu. Sonra da katliam suçuyla yargılananların hemen hepsini beraat ettirdi.

Tabi bir eksikle.

Bir sabah erken çelimsiz üniversite öğrencisi bir Ermeni genci Soghomon Tehliryan Charlottenburg’da, Hardenberg caddesinde Talat’ı takibe almıştı. Arkadan bağırdı. Talat döndüğünde tek kurşunla vurdu.

Tutuklandığı mahkemede bu büyük soykırımın sorumlularından birisini öldürdüğü için pişman olmadığını söyledi. Mahkeme salonu büyük tartışmalara, büyük bir arenaya dönüştü. Soghomon Tehliryan sonuçta beraat etti.

Bir milyondan fazla insanın kanı Enver, Cemal ve Talat’ın ellerine bulaşmıştı.

Gomidas’ın Paris’e heykeli dikildi. Başta Erivan olmak üzere dünyanın birçok yerindeki konservatuarlara Vartabed Gomidas adı verildi. Anadolu’nun ölüm tarlalarından akıllarda nar, lir ve ateş kaldı.