Zaten AKP gerçekten halkçı bir parti! Ezilenlerin sesini tüm dünyaya duyuruyor. Türkiye devleti de yüz yıldır yaptığı soykırımlardan pişman! Allah AKP’den razı olsun. Koskoca Osmanlı mirasını nasıl da çabuk ve güzel güncelledi! Erdoğan’a da ne demeli? Yavuz mu desek? Son halife Abdülhamit mi? Yok yok! Hepsinin toplamı! Kurtarıcı Erdoğan!
Bilmem şimdi bu yazıyı okuyan kaç kişi bu söylediklerimize inanır? Türkiye’de binlerce kişinin bu sözlere inandığı bir gerçektir. İnanmış demek eksik olur; inandırılmış desek daha yerinde olacak. Binlerce hatta milyonlarca kişi buna inanıyorlar diye bunun böyle olduğunu kim iddia edebilir ki? Sonuçta Hitler’e de milyonlarca kişi inanıyordu!
Mevcut durumu değerlendirdiğimizde kendisine siyasette AKP parkuru dışında parkurlar seçenlerin de yukarıda söylenenlerden etkilendiği görülüyor. Bazıları hemen karşı çıkıp reddetse de bunun yansımalarının mevcut siyasal alanda görüldüğü tartışmasızdır! Nasıl mı? Nereden mi bu sonuca varıyoruz?
Demokrasinin salt kanunlarla gelebileceğini sananlar var. Halen AKP’den bir şeyler umanlar var. Ancak biz şunu çok iyi görüyor ve biliyoruz ki demokrasi ayrı şeydir, devlet ayrı şey. Birbirlerine zıt şeylerdir. Devletten demokrasi beklemek liberalizmin propagandasından etkilenmenin sonucudur. Hemen akla Kürt Halk Önderi’nin başlattığı Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Hamlesi gelecek! ‘Bu süreç ne?’ denilecek? Ancak şunu Kürt Halk Önderi çok açık söyledi; “Bu süreç AKP’ye rağmen başlatılmıştır.” AKP sürece tahammüllü hale getirilip, demokrasiye tahammüllü olabilme konumuna çekilmeye çalışılıyor. Ancak mevcut durumda AKP’yi demokrasiye tahammüllü olma konumuna çekmek için Kürt Halk Önderine yeterince destek verilemiyor. Bu, sözde dile gelse de uygulamada, başlatılan tarihi sürecin ayaklarını oluşturmada yetersizlikler göze çarpıyor.
Bunun asıl nedenini ise devrimci duruşta yaşanan zayıflık oluşturuyor.
Gerçekten son birkaç aydır başlatılan süreç çerçevesinde yapılanlara, şimdi içinde olunan duruma bir bakalım. Hangi eylemimiz sistemi korkutan bir niteliğe sahip? Kaç eylemimiz hükümetin uygulamalarını durdurması için caydırıcı olacak nitelikte? Eylemlerin kaçı, hem eylem tarzı hem de niceliği ve niteliğiyle sürecin gerekliliklerine cevap oldu?
Sadece eylem değil, demokratik modernitenin kurumsallaşması için gerekli komün, meclis, kooperatif ve akademiler ne kadar yaygınlaştı, ne kadar işlevselleşti?
Görünen o ki gerillanın eylemsizlik kararına gençlik de dahil olmuş. Süreçte gençliğin eylemsizlik kararı olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak gençlik mevcut durumda eylemsizliğe bayağı kendini kaptırmış durumda. Böyle tarihi bir süreçte bu duruma anlam vermek gerçekten zor. Olup bitenlere ana hatlarıyla bakmak bile ne yapılması gerektiği konusunda önemli ipuçları vermektedir.
Kuzey’de gerillalarla ateşkes ilan etmiş devlet bu ateşkesten aldığı güçle bölgede halkların özyönetimini bir yıldır kurumlaştıran Rojava devrimiyle savaştadır. Hem de bin bir kurnazlık yaparak! Hem de direk kendisi de katılmayarak, dünyanın dört bir yanından derlediği talancı, gaspçı, gerici çeteler eliyle. Bunun Ortadoğu halklarının özgürlük devrimine saldırı olduğu, Kürtlerin Özgürlük Hareketine saldırı olduğunu çocuklar bile anlayabilir. Buna karşı halen destekçi konumda bir gençliğin ve siyasal hareketin varlığı kendini gösteriyor. Kendini Denizlerin, Mahirlerin, Hakilerin, Kemallerin geleneğine dayandıran bir gençlik hareketinin destekçi tutumu yeterli bir tutum mudur? Birkaç gencin Türkiye’nin herhangi bir siyasal parti ya da kurumunun bürosunda yaptıkları basın açıklamasının bu devrime karşı geliştirilen saldırıya karşı nasıl bir caydırıcı etkisi olabilir?
Burada saygıyla anılması gereken Mazlum (Serkan Tosun) yoldaşın şahadetinin yaşandığı günden birkaç gün sonra Rojava devrimiyle dayanışmanın nasıl olması gerektiğini başka kim, nasıl ifade edebilir ki?
Hatay’da ODTÜ’de yapılmak istenen doğa katliamına karşı direnenlerle dayanışma için eylem yapanlara TC polisinin saldırısı sonucu gençler katlediliyor ve Türkiye’nin ve Kürdistan’ın dört bir yanında halen gençler eylemsizlikte ya da yasal (!) eylemlerde ısrar ediyor. Hukukiliğin dar kafesi içinde sıkışıp kalınıyorsa orada Mazlum’un, Deniz’in ısrarla hatırlatılması, hatırlanması gerekir. Çünkü onlar hiçbir zaman iktidarla uzlaşma eğiliminde olmadılar. Onlar haklarını almak için gerekli mücadelenin içine korkusuzca atıldılar.
Bundan on iki yıl önce Türkiye ve Kürdistan’daki gençlerin başlattığı Anadilde eğitim kampanyası vardı. O dönem için devrimci bir eylemdi. Çünkü statükoyu sarstı. Binlerce öğrenci okuldan atıldı. Yani bedel pahasına ciddi bir duyarlılık yaratıldı. Şimdi buna benzer bir eylem yapmak ne kadar yeterli olur! Bir haftalık boykottan sonra ne gelecek? Bunun üzerine tartışmak önemli ve gereklidir? Sadece öğrenciler midir anadilde eğitimin muhatabı? İşçiler, köylüler, memurlar, taksicilerin katılacağı anadilde eğitim isteme eylemleri, boykotları neden gelişmesin? Zamanı değil mi? Bir yıl önce zindandaki savaş esirleri anadilde eğitim talebinin de içinde olduğu birkaç taleple bedenlerini açlığa yatırmadılar mı? Savaş esirlerinden pek çoğunun okulla ilgisi bile yoktu. Ama onlar Anadolu ve Kürdistanlı çocukların anadilleriyle eğitim görmesi gerekliliğini hissediyorlardı. Şimdi sıra bizde! Herkeste! Sadece öğrenciler değil, Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen herkeste! Çünkü bu sorun, ben insanım diyen herkesin.
Bu tür insani taleplerin halklarımızın ortak mücadele sahasını yaratmada önemli bir rolü olacaktır. Halkların taleplerini birleştirmek, halklara yönelik her türlü saldırıya karşı mücadelede birleşmek önemli ve gereklidir. Geçmişte Gezi Parkı’nda girilen gözlemci tutumun öz eleştirisini vermenin fırsatı vardır ve büyük bir fırsattır. Ankara’dan, Hatay’a, Gazi’ye, Gezi’ye, Tuzluçayır’a bir direniş hattı kurma şansı vardır. Tek eksik devrimci ruh ve tavırdır.
Demokratik siyaseti algılama tarzımıza dönük eksikliklerin somutuna dair bir örnek daha vermek iyi olacaktır.
Van’da depremzedelerin hükümetin uygulamalarını protesto etmek için açlık grevine girdiği haberini bazıları bir eylem haberi olarak değerlendirebilir. İktidarın antidemokratik uygulamalarını protesto etmek için yapılan eylem meşru ve haklıdır diye de ekleyebilir. Ancak biz bu haberden depremzedelerle Van halkının dayanışması, hatta depremzedelerin de içinde olduğu kooperatifler, komünler örgütlenerek iktidardan, dışarıdan hiçbir şey istemeden, beklemeden, ummadan toplumsal ahlakın gereği harekete geçilmesi ihtiyacını görebilmeliyiz. Ancak bu tür şeylerin yapılmadığını görüyoruz. Burada Van halkını suçlamıyoruz. Ancak kendine öncüyüm diyenlerin ciddi anlamda kendilerini sorgulaması gerekir. Bu kooperatiflerin kurulması, evlerin yapılması için çok zaman geçmiş olsa da geç değildir. Oradaki belediye, hatta bölge belediyeleri ve bölge halkının sorun yaşayan, zor durumdakilerle dayanışmasının örgütlenmesi demokratik siyasetin en önemli görevlerindendir.
Örgüt ihtiyaçlar üzerinden doğar ve gelişir. Dışarıdan, yukarıdan, iktidardan ve birilerinden bir şeyler beklenilen, buna itilen bir ortamda örgüt doğmaz. Onların yanına gidilerek, iktidardan, devletten isteklerine destek olmak demokratik siyaset değil, liberal siyaset anlayışının sonucudur. Demokratik siyasetin gereği gençliğin zor durumdaki her yere gidip örgüt kurmada öncülük etmesidir. Devrimci tutum budur. 68 gençliği bunu yaptıklarından dolayı halen her yerde saygıyla anılırlar. Şimdi, hem iletişim imkanları hem de örgütsel birikim dağlar kadardır. Tek sorun kimseden bir şey ummayan devrimci öncü sorunudur.
Sonuç olarak Türkiye ve Ortadoğu kritik bir eşikteyken, şu anda yapılacaklar önümüzdeki yıllara ciddi izler bırakacak nitelikteyken ve iktidarın durumu belliyken ne bekliyor, ne umuyoruz?
Kimseden beklemeden, kimseden ummadan tarihi görevlere yüklenme zamanıdır. Öncülük zamanıdır. Demokratik siyaset zamanıdır. Devrimcilik zamanıdır.
Ne bekliyor, ne umuyoruz?