Hem mecliste, hem Çankaya Köşkünde Mustafa Kemal’in korumalığını yapan “Giresunlu Osman Ağa” namı diğer Topal Osman’ın sağ kolu Gümüşreisoğlu Mustafa Kaptan gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu koluna girerek yürüdüğü Ali Şükrü Beye.
Ali Şükrü Bey…
1884 yılında Trabzon’da doğmuş, günümüzün futbol camiasını, Hrant Dink ve Papaz cinayetlerinin yargıç önüne çıkarılmış isimlerini saymazsanız, şehrin o günden bu güne yetiştirdiği en şöhretli ismi. Genç yaşında orduya katılmış, bahriye subayı olmuş, Binbaşı rütbesindeyken istifa edip, Osmanlı’nın son Meclisi Mebusanı’nda Trabzon Milletvekili olarak çalıştıktan sonra yüzünü Ankara’ya dönmüş ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca kurulan 1. Meclise de yine Trabzon Milletvekili olarak katılmış kişi... Katılmıştı katılmasına 1. Meclis’e ama pek de hoşnut değildi gidişattan.
Mustafa Kemal’in, memleketin her yanından ve ordudan yanına ve etkisi altına aldığı bir grup insanla, adeta “dediğim dedik, çaldığım düdük” tavrından oldukça rahatsızdı ve bunu her fırsatta dile getirmekteydi. Meclis’te her fırsatta söz alıp düşüncelerini dile getiriyordu ve etrafında, o dönem 2. Grup denilen epeyce bir insan toparlanmıştı. Adı geçen grup, yine Mustafa Kemal’in Müdafa-i Milliye gazetesine karşılık Tan gazetesini çıkarmaya başlamış ve muhalefeti sokağa da taşımışlardı. Üstelik muhalefet ettikleri başlıklar da o dönem halkın yumuşak karnı sayılabilecek şeylerdi.
Ali Şükrü Bey tutucu bir insandı. Kadınların toplum içinde bunca önemli mevziler edinmesine, alkol tüketiminin ve satışının serbestisine, hilafetin kaldırılmasına ve benzeri başlıklara muhalefet ediyor, Mustafa Kemal’in bu başlıklardaki çalışmalarını mecliste sabote etmeye çalışıyordu.
Mustafa Kemal bu durumdan çok rahatsızdı. Meclis oturumlarından bir ikisinde Ali Şükrü Bey’le birbirlerinin üzerine yürüdükleri, küfürleştikleri oldu, araya giren milletvekilleri durumu yatıştırdı. İşte Gümüşreisoğlu Mustafa Kaptan’la yürüyüp gittiği gün, tam da gerilimin doruğa çıktığı o günlerden biriydi.
Yürüyüp gittiler. Bu, onun o caddede son yürüyüşü, insanların da onu son görüşüydü. Sonrasında kendisinden haber alınamaz oldu, ta ki “yürüyüşe çıkmış” bir subayın ne rastlantıdır ki yürüyüş güzergahında üstünkörü gömülmüş, eli dışarıda bir cesedin olduğunu görmesine kadar…
Haber Ankara’ya bomba gibi düşmüş, ortalık fena karışmıştı. Ali Şükrü Bey’in dışarıda kalan elinde bir hasır parçası vardı, bu hemen “görüldü” ve boğularak öldürülmeden önce oturduğu sandalyeden koparmış olabileceği “kanaati” oluştu dönemin yöneticilerinde.
En son birlikte görüldüğü Gümüşreisoğlu hemen sorguya alındı ve Ali Şükrü Bey’i o akşam Topal Osman’ın evine götürdüğünü, orada yemeğe konuk olarak kaldığını anlattı. ‘Topal Osman, Mustafa Kemal’i çok seviyor, Ali Şükrü’nün ona karşı yaptıklarına tahammül edemiyordu.’ Bu tezden hareketle aranan fail yaratılmış oldu. Başka hiç suçlu yoktu, kimse herhangi bir talimat vermemiş, bir imada dahi bulunmamıştı. Meclis olağanüstü toplanmış, failin derhal yakalanmasını ve Meclis’in önündeki meydanda asılmasını oy birliğiyle kararlaştırmıştı bile.
Dönemin Ankara’sında, yine Mustafa Kemal’e yakınlığıyla bilinen, Kars civarında çalıştığı sırada tavsiye üzerine Ankara’ya getirilerek Meclis Muhafız Kıtası’nda görevlendirilen genç subay İsmail Hakkı Tekçe “gereğini yapması” için özel olarak görevlendirildi. Zaten Ankara’da, askeri birlik adına var olan tek güç de bu Kıtaydı.
Bu sırada, olup biteni duyan Topal Osman, kelimenin tam anlamıyla çılgına dönmüş, kendine bağlı yüz elli civarındaki adamıyla Çankaya’ya yürümüş, aradığını bulamayınca köşkün altını üstüne çevirip taş taş üstünde koymadıktan sonra yine Mustafa Kemal tarafından kendine hediye edilen ve Papazın Bağı olarak bilinen yerdeki köşküne çekilmişti.
Bu sırada dönemin Başbakanı Rauf Orbay ve Mustafa Kemal sabah saatlerinden beri birlikteydiler. Topal Osman’ın neler yapabileceğini bildikleri için Ankara garına sığınmışlar ve olup biteni oradan izliyorlardı. Gar görece daha güvenli bir yerdi ve gereğinde bir tren vagonu Eskişehir’e doğru yola çıkarılabilirdi.
“Rauf, bu işi halledemezsek Ankara diye bir şey kalmaz haberin olsun” dedi Mustafa Kemal ve ardından ekledi: “Tek korkum Muhafız alayındaki askerlerin bir bölümünün de Osman’la birlikte gelmiş olmaları. Ya bunlar birbirlerine ateş etmezlerse?”
Gardaki bu endişeli bekleyiş sürerken İsmail Hakkı Tekçe ve birliği Papazın Bağı’na doğru yöneldi, Osman’ın evi kuşatıldı ve ardından ertesi gün öğlen saatlerine kadar devam edecek sert bir çatışma başladı. Her taraftan sarılmış olan ev anca bu kadar dayanabilmişti. Sonuçta yaralı haldeki Osman ve sağ kalan adamları teslim alındılar.
Osman’ın kafası bedeninden ayrıldı. Sağ kalan adamları Mustafa Kemal’in beklemekte olduğu gara getirildiler. Talimat üzerine hepsi askerlikten terhis edildi ve memleketlerine gönderildiler.
Meclis “yakalanıp asılmasına” karar verdiği için Osman’ın başsız cesedi gömüldüğü yerden çıkarılarak Ulus’ta ayaklarından asıldı ve bir süre teşhir edildi.
Bu olup bitenin ardından Mustafa Kemal iyice rahatlamıştı. Hem Meclis’teki “baş belası” Ali Şükrü’den hem de giderek başına buyruk hale gelen Topal Osman’dan kurtulmuştu. Yeni tetikçi, askeri disiplinden gelen genç bir yüzbaşı olduğu için onu kontrol etmek daha kolaydı.
Şimdi; Türkiye’de yaşayan birçok insan Ali Şükrü cinayetini “ilk faili meçhul cinayet” olarak bilir ama değil.
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katili Yahya Kâhya yerli yersiz konuşmaya başlamıştı. Konuştukları Ankara’nın kulağına gidince bir süre hapsedildi, çıktıktan sonra daha fazla konuşmaya başladı. Kendi infazını imzalamış oldu böylece. Bir gün şimdiki adı Akçaabat olan Polathane yakınlarındaki Soğuksu köyü yolunda cesedi bulundu. Yaylım ateşe alınmıştı.
Bu olayı da herkes Topal Osman’ın yaptığına inandı ve 1977 yılına kadar bu bilgi böyle devam etti. Ama General İsmail Hakkı Tekçe’nin ölümünden iki yıl sonra, yani 1977’de anıları (Günaydın Gazetesi) yayınlanınca bir gerçek daha ortaya çıkmış oldu, bakın ne diyor Tekçe:
“Bir süre burada uslu uslu duran Kâhya, yeniden eski oyunlara kalkınca, Giresunlu Osman Ağa’nın iki fedaisini yanıma alarak onun da hesabının görülmesi bana düştü.”
Ne kadar açık değil mi? Ankara’dan, muhafız alayının başından, yanına Osman’ın iki adamını al Trabzon’a gel, günlerce araştır, izle, köy yolunda pusu kur öldür ve elini kolunu sallayarak çık git.
Emir ve destek en büyük merciden, Mustafa Kemal’den gelince her şey ne kadar da kolay oluyor değil mi? Yağdan kıl çekmek gibi bir şey yani...
Evet...
Bu bir gelenek. Bizzat devleti kuran tarafından başlatılmış ve “gerek olduğunda” başvurulan bir özgün “hukuk” yöntemi... Hala devam eden ve gerek olduğunda raftan indirilen bir yöntem...
* Kaynakça: Rauf Orbay’ın anıları, General İsmail Hakkı Tekçe’nin anıları, dönemin (1923) zabit kâtibi Mahir İz’in anıları.
NECMETTİN SALAZ : Bir ferman ve bir geleneğin başlangıcı