Türkiye’de başkanlık sistemi tartışılıyor. Özellikle Tayyip Erdoğan başkanlık istiyor. Erdoğan, ‘’Başkanlık sistemiyle otoriter rejim gelecek’’ diyenlere, kendine göre olumlu gördüğü ABD ve Meksika’yı örnek göstererek ‘’Buralarda diktatörlük mü var’’ diyor. Ancak dünyada en fazla başkanlık ve başkanlığa benzer olumsuz örnekleri ise dillendirmiyor. Çünkü otoriter ve diktatöryal sistemlerin büyük çoğunluğu başkanlık ya da başkanlığa benzer sistemlerle yönetiliyor.
Bir ülkenin demokratik olup olmaması sistemle de ilgilidir. Ancak esas olarak toplumun yaşadığı kültürle ilgilidir. O güne kadar yürütülen demokrasi mücadelesinin yarattığı değerler ve sonuçlarla ilgilidir. Demokrasi tarihinden, toplum karakterinden kopuk sistem değerlendirmeleri yanılgılı olur ve yetersiz kalır.
Tayyip Erdoğan ABD örneğini veriyor. Kuşkusuz ABD’de sömürücü burjuvaların egemenliği var. Sistem egemenlerin çıkarları doğrultusunda yürüyor. İnsanlığın ölümü olan toplumsallığın ölümü orada da gerçekleşiyor. ABD, dünya halkları ve toplumları üzerinde en büyük olumsuzluklarda bulunan bir ülkedir. Bu açıdan halklar açısından model olacak bir demokrasi değildir. Ancak biçimsel olarak demokratik kurumları da var. Topluma, bireylere nefes aldıran iyileştirmelerden söz edilebilir. Tartışma konumuz bu olmadığı için bunu irdelemeyeceğiz. ABD’de demokrasi ve demokratik haklar var diye sunulan bu örneğin arkasında hangi tarihi ve toplum gerçeği var onu ortaya koymaya çalışacağız.
Amerika keşfedilene kadar devlet tanımamış bir coğrafyadır. Orada yaşayan yerliler neolitik toplumun son dönemlerini yaşamaktadırlar. İktidar ve devleti tanımadıklarından sınıflaşma yoktur. Belli bir hiyerarşi olsa da sınıflaşma ve sömürü düzeni ile tanışmamışlardır. Amerika’nın keşfedilmesinden sonra Amerika’ya göç edenler bir devletçi sistem içine girmemişlerdir. Köklü ve toprağına kadar sinmiş bir otorite kültürünün olduğu bir yere göç etmemişlerdir. Amerika’ya gidenler kendi sistemlerini kendileri kurmaya yönelmişlerdir. Toplumlar hep adalet ve eşitlik isterler; otoriter, baskıcı bir rejim altında olmak istemezler. Bu nedenle Amerika’ya giden insanlar, topluluklar ilk başlarda demokratik bir yaşam kurmaya yönelmişlerdir. Toplumlar demokratik karakter taşırlar. Topluluklar ancak demokratik karakterle varlığını sürdürürler. Demokratik olmayan toplumlar dağılmayla karşılaşırlar. Toplumların demokratik eğilimi vardır. Toplumların oluşum ve tarihi bunu ortaya koymaktadır. Daha sonraları toplum içinde otoriter eğilimlerin çıkması ya da toplumu korumak adına otoriterliğin meşrulaştırılması toplum ve toplumsallıktan sapmayı ifade eder.
Amerika’daki başkanlık sistemi demokratik ortamda şekillendi
Amerika’da ilk dönemlerde devlet olmayınca toplum yönetimi, yani demokrasi ağır basar. Amerika’nın ilk kuruluşunu şekillendiren ve var olan yönetim anlayışı demokratiktir. Hiçbir şehrin ya da kasabanın yöneticisi atamayla iş başına gelmez. Toplumsal adaleti herhangi bir atanmış kurum sağlamaz; bizzat toplum içinden çıkan kurullar adalet sistemini yürütür. Bugünkü jüri sisteminden öte demokratik bir toplumsal adalet sistemi vardır. ABD’de bulunan şu andaki jüri sistemi Amerika’nın ilk dönemindeki jüri sisteminin bozulmuş, saptırılmış ve devletçi sisteme uydurulmuş halidir. Tüm diğer kurumlar da öz savunma dahil demokratik karakterde oluşmuştur. Devletin olmadığı bir ortamda toplumsal sistem oluşturulmuştur. Ortadoğu ya da başka yerlerde olduğu gibi köklü devletçi geleneklerin olmadığı bir yerde toplumsal sistem oluşturmak doğal olarak demokratik karakter taşır. Çünkü demokratik kültür ve değerleri devlet yok eder. Ne kadar çok devlet o kadar az demokrasi, ne kadar az devlet, o kadar çok demokrasi formülü bir genel kuraldır. Amerika’nın ilk dönemlerini bu temelde değerlendirmek gerekir.
Zaten ABD’de ilk önce hepsi kendi yönetimini ve sistemini oluşturmuş yerel birimler vardır. Yani bugünkü eyalet sistemini öncüleyen birimler vardır. Bunlara federe birimler de diyebiliriz. Daha sonraları bu birimleri birleştirme eğilimi ve çabaları olmuştur. Sınıflaşma ve sömürücü sınıflar ortaya çıkmış, bunlar söz konusu birimler içinde hakim olarak sonra da bu birimleri birleştirerek daha merkezi bir sistem oluşturmak istemişlerdir. Bu eğilime, federe birimler önceleri direnmiştir. Kendi özyönetimlerini, yani demokratik karakterlerini savunmuşlardır. Birimler içinde egemenliğin gelişmesi ve birimleri kontrol altına alma mücadelesi sert çatışmalar sonucu gerçekleşmiştir. Çünkü toplumda demokratik karakter vardır.
Bu mücadeleler, çatışmalar sonucu sömürücü egemen sınıflar belli bir güce ulaşmışlar ve yeni bir sistem kurmaya başlamışlardır. Yani demokratik kültür ve eğilimin olduğu yerde kendilerini hakim kılma süreci yaşanmıştır. Bir demokratik toplum ve demokrasi eğilimi olan, temeli olan bir yerde ilk önceleri bir konfederasyon oluşmuş; sonraki çatışmalarda bugünkü başkanlık sistemine bir evrilme yaşanmıştır. ABD’deki başkanlık sistemi, devletçi sistem geleneğinin güçlü olduğu bir coğrafya ve toplum üzerinde değil, demokratik gelenekleri olan ve bunu korumaya çalışan bir toplumun varlığı ortamında kendini var etmiştir. Böyle bir toplumu dikkate alarak ya da belli bir uzlaşma sonucu sistem var olmuştur. Yani birileri gelip başkanlığını ya da otoriter sistemini tam hakim kılarak ya da kabul ettirerek bir sistem oluşmamıştır. Bu bir ayrıntı değil, sistemi belirleyen temel karakterdir. Bu nedenle oluşan kurumlar da böyle bir tarih ve toplum içinde şekillenmiştir. Bu diyalektiği anlamadan ‘’ABD’de başkanlık var ama orada diktatörlük mü var’’ biçiminde değerlendirme yapmak demagojidir, tarihsel bağlamından kopuk, bayağı, banal bir değerlendirmedir. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı budur. Başkanlık var, ama diktatörlük yok denilen ülkelerde mutlaka birebir olmasa da ABD’ninkinden farklı olsa da demokratikleşme karakteri taşıyan bir tarihsel toplumsal diyalektik ve süreç vardır.
Diktatörlükler dış destekle ayakta kaldı
Örneğin Güney Amerika’da bugün başkanlıkla yönetilen, ama artık bilinen klasik diktatörlükle benzeri olmayan bir yönetim biçimi olması da tarihsel ve toplumsal karakteriyle ilgilidir. Güney Amerika’da çok köklü otoriter devlet geleneği yoktur. 20. yüzyılda var olan diktatörlükler esas olarak sisteme, ABD’ye, kapitalist emperyalizme dayanarak yaşayan diktatörlüklerdi. Dış destek azalınca bu diktatörlüklerin ayakta kalamayacağı görülmüştür. Ortadoğu’da ya da başka bir yerdeki diktatörlükler dış desteklerden ayrı bir devlet geleneği ve otoriterleşme zemini olan tarihlerine dayanarak kendini ayakta tutmaktadırlar. Öyle ki, kapitalist emperyalist sistemle çelişerek, çatışarak ayakta kalma tutumları bile ortaya çıkmaktadır. Güney Amerika gibi bir yerde olsalardı dış destek çekildiğinde hemen çökebilirlerdi.
Ortadoğu, köklü devlet ve despotizm geleneğinin bulunduğu coğrafyadır. İlk iktidar ve devletler bu coğrafyada oluşmuştur. Böyle uzun bir tarihe dayalı otoriter yönetim geleneği, karakter hakim olmuştur. Yönetim denince akla devlet ve otoriter yönetim gelmektedir. Öyle ki, toplum bile buna kader gibi alıştırılmıştır. Zaten Ortadoğu’da otokratik kral, padişah, şah, emir gibi tekçi yönetim anlayışı hakimdir. Bunlar da o dönemin başkanlarıdır. Demokratik bir topluma dayanmayan, demokratik kültür ve kurumlara dayanmayan başkanlık sistemleridirler. Zaten 20. yüzyılda Ortadoğu’daki ülkelerin çoğunluğu başkanlıkla yönetilmişlerdir. Saddam da, Hüsnü Mübarek de, Esad da Kuzey Afrika ve Afrika’nın diğer yerlerinde de başkanlık vardır. Bunlar demokratik topluma dayanmadığı için hepsi diktatörlük olmuşlardır.
Başkanlık sistemi Türkiye’de otoriterleşme getirir
Bu açıdan demokratik toplumun, demokratik kurumların, dolayısıyla demokrasi olacak bir gelişmenin olup olmadığına bakmak lazım. Eğer demokratik toplum, demokratik kurumlar varsa başkanlık ayrı olarak değerlendirilir; bu karakterler yoksa ayrı değerlendirilir. Bu çerçevede otoriter yasalar çıkaran, güvenlik yasaları ile daha da otoriter kurumlar oluşturan demokratik siyasi kültür ve toplumsal yaşamın var olmadığı Türkiye’de tabii ki başkanlık sistemi otoriterleşme getirir. Zaten şimdiden otoriter bir rejim varken başkanlıkla birlikte bu otoriteleşme derinleşir. Yani bir demokratik gelenek ve kurumlar üzerinde bir sistem değişmesine gitme söz konusu değildir. Eğer demokratik topluma dayalı demokraside bir gelişme olsaydı, mevcut durum bir demokratik yönetim biçiminde olsaydı sistem tartışmaları olabilir, bir arayış içine girilebilirdi. Şimdi daha iyi bir demokratik sistem için değil, daha antidemokratik ve merkezi bir sistem oluşturmak için başkanlık gündeme getirilmiştir. Zaten başkanlık olduğunda şu anda mecliste olanlar olmayacak demesi, Erdoğan’ın nasıl bir sistem arzuladığını göstermektedir. Yani hiçbir tartışma ve mücadelenin olmadığı; başkana evet efendim diyen bir meclis arzulamaktadır. Erdoğan, ‘’Bizim ülkeyi istediğimiz gibi yönetmemize engel çıkarıyorlar’’ diyerek başkanlık istiyor. Tüm diktatörlerin mantığı budur; önlerinde engel görmek istemezler. Toplumda var olan otoriter zihniyetin bireylerde “beni yirmi dört saat başkan yapsınlar, nasıl Türkiye’yi düzeltirim” biçiminde dışa vurması bugün Tayyip Erdoğan’da başkanlık isteme biçiminde dile gelmektedir.
Demokratik topluma karşı, her türlü demokratik direnişe karşı düşmanca yaklaşan bir Erdoğan vardır. Nitekim toplum ve bireyde demokratik kültür varsa, otoriter eğilimlere karşı çıkıyorsa Erdoğan bunları düşman ilan ediyor. Demokratik duruş ve kültüre tahammülü olmayan birisi başkan olursa orada tabii ki bugünkünden daha antidemokratik bir Türkiye ortaya çıkar. Bu zihniyette olan birisinin başkanlığında hiçbir demokratik adım gelmez. Erdoğan başkanlığı şöyle yapsa demokratik olur, şöyle bir başkanlık düşünürse desteklenebilir, olur demek katırdan doğum beklemek gibidir. Bu açıdan Türkiye’de esas olarak Erdoğan’ın ne yapacağı değil, bugün Türkiye’de demokratik toplum ve kurumların durumuna bakmak lazım. Demokratik toplum ne kadar gelişmiş, demokratik kurumlar ne kadar var, ne kadar demokratik işliyor buna bakmak lazım. Bunlar yoksa, hatta bunlardan daha geri bir durum isteniyorsa orada oluşacak başkanlık diktatörlük olur.
Başkanlığa karşı çıkmak demokratik bir tutumdur
Erdoğan’ın kafası Demirel’inkinden daha geri. Demirel “Bul 276’yı hükümet ol” diyordu. Meclisi önemsiyordu. Meclisteki muhalefeti de, kavgayı da, mücadeleyi de normal görüyordu. Erdoğan’a göre 276, 300, 400 önemli değildir; önemli olan birinin yüksek yetkiler sahibi başkan olmasıdır. Meclis grubunun tek başına iktidarı ve istediği gibi yasalar çıkarmasını da önemsemiyor. Varsa yoksa yüksek yetkili başkanlık! 400 milletvekili isterken de onları önemsemiyor. 400 milletvekili olsun beni başkan yapsın diyor. Vekillere ve Meclise verdiği değer budur.
Erdoğan kafası, Türkiye ve Ortadoğu böyle yönetilir anlayışındadır. Yoksa yönetilemez diyor. Demokrasinin gelişmediği, itirazın yetersiz olduğu bir yerde bunu isteyen birisi toplumsal itirazın çok yüksek olacağı ve her şeyi kabul etmeyeceği demokratik topluma dayalı demokrasiyi hiç ister mi? Erdoğan bu Türkiye ancak otoriter rejimle yönetilirse istikrar ve gelişme olur diyor. Yani demokratik temelde istikrar ve büyümeyi esas almıyor. Tüm diktatörler gibi kolaycı biçimde otoriter olayım, her şeyi yaptırayım diyor. Doğrudur, görünürde en istikrarlı, sessiz, karışıklık olmayan toplumlar otoriter rejimler altında yönetilenlerdir. Ama oralarda ya halk baskı altındadır ya da bir gün görülmedik patlamalar yaşanır. Erdoğan’ın derdi ne toplumun şu an yaşadığıdır, ne de gelecekte yaşanacak tehlikelerdir. Varsa yoksa bir yıl da olsa diktatör ve tek adam olmanın zevkini yaşamak istiyor.
Türkiye’de Kürt sorunu çözülmeden, Alevi sorunu çözülmeden, diğer etnik ve toplumsal sorunlar çözülmeden demokrasi olmaz. Bunlar olmadan demokratikleşmeden ve demokratik siyasetten söz edilemez. Böyle olmayan bir yerde başkanlık istemek otoriterleşme ve hegemonya istemekten başka anlama gelmez. Dolayısıyla şurada başkanlık var ama orada diktatörlük mü var sözleri kesinlikle demagojiden ibarettir; kendi otoriter ve hegemonik zihniyetine kılıf aramaktır. Bu nedenle mevcut Türkiye ortamında başkanlığa karşı çıkmak demokratik ve doğru bir tutumdur.