Tarihsel olarak insanların yüreğinde ve beyninde bir kurumsallık durumuna gelen direniş, kendini savunma, kavramlar üzerinden kendisine anlam çıkarma, var olanı kabullenmeme refleksini kendisiyle beraber getirdi. Binlerce yıllardan bahsediyoruz. Herkes kendisi için istediğini başkaları içinde istemeyince buna karşı antipati ve direniş gelişti. Direniş gelenekleri bireylerle başladı ama hedef hep onu bir kültür haline getirmek oldu. Bu noktada azınsanmayacak kadar çok örnekler. Hasan Sabah’ın kendi kalesinde yetiştirdiği fedailer bu sürecin bir kültü olarak algılanabilir. Bu fedailer konusunda kimi farklı değerlendirmeler ve betinlemeler olmasına rağmen, bunun toplumsal direniş kültürünün oluşum evrelerinden biri olduğunu düşünüyorum.

  Bu kültürün başka bir versiyonunu Peygamberlik geleneğinde de görmek mümkündür. Birbirinin tamamlayıcısı olarak ifade edilen bu serüven Adem’den Muhammed’e kadar devam edegelmiştir. Hepsindeki ortak özellik direniş ve varolanı kabullenmemedir. Bunu yaşamın her alanında ömürleri yettiğince yapmaya çalıştılar. Hayatın her alanında söz sahibi olmak bu konuda var olan yanlış ve haksız durumlara karşı itiraz etmek oldukça kanıksanmış bir durumdur. Sınırlar bu direniş kültürlerinde tanınmamaktadır. Kendi yaratmak istedikleri topluma da bunu bir şekilde ifşa etme mücadelesi verildi. Sadece İsa’nın Roma İmparatorluğu içinde dev bir güce kafa tutması ve bu uğurda canını verecek kadar dirayetli olması direnişi bir gelenek  haline getirmenin ne kadar önemli olduğunun somut bir göstergesidir.

Köylü toplumundaki egemenlikten tutalım bugünkü modern kapitalist sisteme kadar direniş kültürü hep olageldi ve devam edecektir. Devrimci hareketler bu konuda geri kalır bir durumda olmadı. Her dönemin Che’leri, Zilan’ları oldu. Devrimci hareketler bunu daha da ileri götürerek toplumun her alanına yaymak için Devrimci halk hareketi olarak kavramlaştırdılar. Herkesi direnişe davet eden, ortak olmasını isteyen ve bu direnişi bir kültür haline getirme noktasında ciddi mücadeleler verenler oldu.

Israrla vurgulamak istediğim bu direnişin bir kültür haline gelmesi gerekliliği su ve ekmek kadar önemlidir. Bunun iyi anlatılması ve kavranılması gerekiyor. Direnişin bir kültür haline gelmesi için bu konuda öncülük yapanların sıfat değişimine gitmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Birşeyin topluma mal olması ve herkesin onu sahiplenir bir duruma gelmesi için ortak bir sıfata kavuşması gerekiyor.

Kürdistan Özgürlük hareketi de bir direniş geleneğidir ve bunu toplumun her alanına yayma mücadelesini veriyor. Mücadele eden halk gerçeği vurgulaması ve herkese bu anlamda insiyatif vermek istenmesi onun direnişin bireylerle sınırlı kalınmaması gerektiğinin önemli bir vurgusudur. Savaşan halk gerçekliği, haksızlığı kabullenmeme, özerk yönetim, karar alma mekanizması vb bir çok girişim ve bunun teorik olarak şekillendirilmesi toplumsal direnişe giden yoldur. Direnişin sadece bir isyan olmadığı aynı zamanda yaşamın tam da kendisi olduğunun anlaşılması gerekiyor. Herkes zorba, tekelci, baskıcı, inkar edici sistem ve şahıslara karşı direnişi yaşamın bir parçası yapmalıdır. Bu direnişin bir gelenek haline gelmesi için iç mücadeleler vazgeçilmezdir. Zıtların birliği ilkesi hayatın her alanında vardır. Dolayısıyla direniş içte ve dışta yaygın olarak yaşanmalıdır.

Kendi bedenimizi dahi ele alırsak onun içindeki mücadele ve bu mücadelenin sürekliliği nasıl yaşamamız gerektiğinin somut örneğidir. İnsan bedenindeki karşılıklı mücadeleler bittiği zaman vücudun bütünselliği biter ve beden yenilgiye uğrar. Bedendeki mücadeleyi yaşamın her alanında başarmak, savaşan halk gerçekliğine giden yoldur.