Bu ve diğer yazarların gösterdiği üzere, kapitalizm sürdürülebilir bir gelecek ile uyumlu değildir. Kapitalist sistem, Sanayi Devrimi’nden bu yana fosil yakıtları ile çalışan bir ekonomik büyüme makinesi, iklim değişikliğinin ve yeryüzü üzerindeki daha genel ekolojik krizin birinci failidir. İrrasyonel sonsuz genişleme ve birikim mantığı, kaynak israfı, gösterişçi tüketimi, plansız eskitmesi ve hiçbir şeyi dikkate almaksızın kar peşinde koşması, gezegeni uçurumun kenarına getiriyor.
“Yeşil kapitalizm”—hâkim ekonomik kurumları korurken çevresel etkiyi azaltma stratejisi—çözüm sunuyor mu? Böyle bir Politika Reformu senaryosunun olmazlığını en iyi, iklim değişikliğini üzerine düzenlenen çeyrek yüzyıllık uluslararası konferanslar dizisi gösteriyor.[9] Sorunu yaratan kapitalist “piyasa ekonomisi”ne bağlı siyasal güçler çözümün kaynağı olamaz.
Örneğin, 2015 Paris iklim konferansında, birçok ülke ortalama küresel sıcaklık artışlarını 2°C (ideal olarak 1,5 °C’nin altında mutabık kaldılar) altında tutmak için ciddi çaba gösterme kararlılıklarını açıkladılar. Bu doğrultuda, sera gazı emisyonlarını düşürecek tedbirler almaya gönüllü oldular. Ancak, hiçbir denetim mekanizması veya bu vaatlerin yerine getirilmemesine yönelik hiçbir yaptırım öngörmediler. Dolayısıyla, hiçbir ülkenin sözünü tutacağının garantisi yok. Dünya genelinde en yüksek karbon salımı yapan ülke olan ABD, şu an iklim değişikliğini inkâr eden ve ülkeyi Paris Anlaşması’ndan çekmiş biri tarafından yönetiliyor. Tüm ülkeler vaatlerini yerine getirse bile, küresel sıcaklık 3°C veya üzeri yükselecek ve bunun iklim değişikliği açısından çok ciddi ve geri çevrilemez sonuçları olacak.[10]
Son tahlilde yeşil kapitalizmdeki ölümcül kusur, kapitalist piyasanın kısa vadeli kar-zarar hesabı yapan mikro-rasyonelliği ile ortak yarara yönelik kolektif aksiyonun makro-rasyonelliği arasındadır. Piyasanın kör mantığı, ekolojik rasyonellikle içsel bir çelişki içinde, fosil yakıt bağımlılığından uzaklaşan hızlı bir enerji dönüşümüne direnmektedir. Mesele, “iyi” yeşil kapitalistlere karşı ekolojik intihar yolundaki “kötü” kapitalistleri mahkûm etmek değil: sistemdeki fay hatları, doğanın dengesini bozan acımasız rekabette ve kısa vadeli kâra yönelik yarışta yatıyor. Çevresel sınav—kurumsal DNA’sında ortak yararı yansıtan bir alternatif sistem kurmak—sosyalist sınavla ayrılmaz şekilde bağlantılı hale geliyor.
Bu sınav, parasal olmayan ve ekonomi dışı, toplumsal-ekolojik ilkelere dayalı ve demokratik karar alma süreçleri üzerinden işleyen, E. P. Thompson’ın “ahlaki ekonomi” olarak kavramsallaştırdığı şeyi inşa etmeyi gerektiriyor.[11] Aşamalı reformlardan çok daha fazla ihtiyacımız olan şey, yeni bir enerji yapısına ve tüketimcilik sonrası bir değerler kümesine ve yaşam tarzına sahip toplumsal ve ekolojik bir uygarlığın ortaya çıkması. Bu vizyonu hayata geçirmek, kamusal planlama ve “üretim araçları”nın, yani ekonomik değer üretmek için kullanılan tesisler, makineler ve altyapı gibi fiziksel girdilerin kontrolü olmaksızın mümkün olmayacaktır.
Hâkim kurumlar ve “piyasa ekonomisi”nin kuralları dahilinde işleyen bir ekolojik siyaset, önümüzde duran ciddi çevresel zorlukları karşılamaya yeterli gelmeyecektir. “Üretimciliğin” kâr mantığından kaynaklandığını görmeyen çevreciler yanılgıya—veya daha kötüsüne, sistem tarafından absorbe edilmeye—mahkumdur. Bunun birçok örneği var. Tutarlı bir antikapitalist tutuma sahip olmamak, Avrupa’daki Yeşiller partilerini—özellikle de Fransa, Almanya, İtalya ve Belçika—kapitalizmin merkez sol hükümetler tarafından sosyal-liberal yönetilmesinde “eko-reformist” ortaklar raddesine indirgemiştir.
Doğa Sovyet tarzı “sosyalizm”de elbette kapitalizmde olduğundan daha iyi durumda değildi. Ekososyalizmin, geçmişin sözde “gerçekten var olan sosyalizm”inden çok farklı bir programa ve vizyona sahip olmasının sebeplerinden biri bu. Ekolojik sorunun kökenleri sistemsel olduğu için, çevreciliğin hâkim kapitalist sisteme meydan okuması gerekiyor ve bunun anlamı, ekoloji ve sosyalizmin yirmi birinci yüzyıl sentezini, yani ekososyalizmi ciddiye almak demek.
Sosyalistler neden çevreci olmalı?
Uygar toplumun ve belki de dünya gezegenindeki yaşamın büyük kısmının ayakta kalıp kalmayacağı sorunu ile karşı karşıyayız. Ekolojiyi programının ve stratejisinin merkezi unsuru olarak benimsemeyen sosyalist bir teori veya hareket, çağ ve gündem dışıdır.
İklim değişikliği gezegensel ekolojik krizin, tarihte benzeri görülmemiş zorluktaki en tehdit edici ifadesini temsil ediyor. Küresel sıcaklıkların sanayi öncesi dönemdeki seviyelerden 2°C daha artmasına izin verilirse, bilim insanları bunun, deniz seviyesinde, Bangladeş’teki Dakka’dan Amsterdam’a, Venedik’e veya New York’a kadar birçok denizcilik şehrini sular altında bırakabilecek bir yükselme gibi, giderek daha da kötüleşecek sonuçlara yol açacağını öngörüyorlar. Büyük ölçekli çölleşme, hidrolojik döngünün ve tarımsal çıktının bozulması, daha sık ve aşırı hava olayları ve tür yok oluşları ufukta. Halihazırda 1°C ısınmadayız. Hangi seviyede artış ile—5, 6 veya 7°C—gezegen uygar yaşamı destekleyemez, hatta üzerinde yaşanılamaz hale gelecek?
Özellikle kaygı verici olan ise, iklim değişikliğinin etkilerinin, birçoğu diğer tüm bilim insanları gibi oldukça temkinli olan iklim bilimcilerin tahmin ettiğinden çok daha hızlı şekilde birikiyor oluşu. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli raporları, iklimsel etkilerin hızla artması nedeniyle, daha üzerlerindeki mürekkep kurumadan fazla iyimser görünmeye başlıyorlar. Bir zamanlar uzak bir gelecekte yaşanacağı tahmin edilen şeyler, bugün yaşadıklarımız ve önümüzdeki yıllarda yaşanacaklar haline geliyor.
Bazı sosyalistler program ve stratejilerine ekolojiyi dahil etme ihtiyacını kabul ediyor ama “ekososyalizm” kavramına itiraz ediyorlar ve sosyalizmin ekolojiyi, feminizmi, ırkçılık karşıtlığını ve diğer ilerici cepheleri zaten içerdiğini savunuyorlar. Ancak sosyalist fikirlerde belirleyici bir değişime işaret eden ekososyalizm kavramı önemli bir siyasi ağırlık taşıyor. Birinci olarak, yalnızca sömürüye değil, aynı zamanda yıkıma da—gezegen üzerindeki yaşam koşullarının ciddi şekilde yıkıma uğramasına—dayalı bir sistem olarak yeni bir kapitalizm anlayışını yansıtıyor. İkincisi, ekososyalizm sosyalist dönüşümün anlamını mülkiyet ilişkilerinde bir değişimin ötesine, tüketim alışkanlıklarının ve tüm bir yaşam tarzının uygarlık çapında bir dönüşümüne genişletir. Üçüncüsü, yeni kavram sosyalizm adına gerçekleşen yirminci yüzyıl deneyimlerine eleştirel bir bakışa sahip olunduğunun altını çizer.
Yirminci yüzyıl sosyalizmi, hâkim eğilimlerinde (sosyal demokrasi ve Sovyet tarzı komünizm), en iyi yorumla insanın çevre üzerindeki etkisini ihmal ediyor, en kötü yorumla ise, düpedüz umursamıyordu. Hükümetler, bodoslama bir “kalkınma” çabasıyla çevresel bozulma biçimindeki ciddi olumsuz sonuçlara gözlerini büyük oranda kapatarak Batılı kapitalist üretici aygıtı benimseyip uyarladılar.
Sovyetler Birliği bunun mükemmel bir örneği. Ekim Devrimi’ni takip eden ilk yıllar ekolojik bir akımın gelişimine tanıklık etti ve çevreyi korumak için gerçekten de bir dizi tedbir alındı. Ancak 1920’lerin sonu itibariyle, Stalinist bürokratlaşma süreci ile birlikte, sanayide ve tarımda totaliter yöntemlerle çevre açısından pervasız bir üretimcilik dayatıldı ve ekolojistler marjinalleştirildi veya devreden çıkarıldı. 1986 Çernobil faciası, bu zihniyetin felakete sebep olan uzun vadeli sonuçlarının dramatik örneğidir.
Mülklerin nasıl idare edildiğini değiştirmeksizin mülkiyet ilişkilerini değiştirmekle yetinmek çıkmaz yoldur. Sosyalizm, dönüşümün merkezine, ekolojik sorumluluğa sıkı bir bağımlılığın yanı sıra, demokratik yönetim ve üretim sisteminin reorganizasyonunu koymalıdır. Ne tek başına sosyalizm ne de tek başına ekoloji; ekososyalizm.
Ekososyalizm ve büyük geçiş
Uzun vadeli yeşil sosyalizm mücadelesi, kısa vadede somut ve acil reformlar gerektirir. “Temiz bir kapitalizm” illüzyonuna kapılmaksızın, derin bir değişimi hedefleyen hareket, daha köklü değişimler için destek toplarken ve zaman kazanırken, insanlar ve gezegen için riskleri azaltmaya çalışmalıdır. Özellikle de, iktidarları sera gazı emisyonlarını ciddi şekilde azaltmaya zorlama mücadelesi, agroekolojik yöntemlere doğru geçişe yönelik yerel çabalar, kooperatif güneş enerjisi ve kaynakların topluluk tarafından yönetimi ile birlikte önemli bir cephe olarak kalacaktır.
Bu gibi somut, acil mücadeleler kendi başlarına önemlidir çünkü kısmi zaferler çevresel bozulmayla ve geleceğe dair ümitsizlikle mücadele için hayati önemdedir. Uzun vadede ise, bu kampanyalar ekolojik ve sosyalist bilincin artmasına ve aşağıdan aktivizmin gelişmesine yardımcı olabilir. Hem farkındalık hem de özörgütlenme, dünya sistemini radikal şekilde dönüştürmek için belirleyici ön koşullar ve temellerdir. Binlerce yerel ve kısmi çabanın kapsayıcı bir sistemsel küresel harekete sentezlenmesi, Büyük Geçiş’e, yani yeni bir topluma ve yaşam tarzına giden yolu döşer.
Küresel adalet hareketi ve Dünya Sosyal Forumu’ndan çıkan ve toplumsal ve çevresel hareketlerin ortak bir mücadelede birleştirilmesi için yıllardır savunulmakta olan “hareketlerin hareketi” şeklindeki popüler fikre bu vizyon ilham veriyor. Ekososyalizm, biri diğerinden “daha önemli” veya “daha devrimci” diye ayrılmayan (esas gereken birlikken, yıkıcı bir kutuplaşmaya sebep olan rekabetçi bir iddia) bu büyük akımın sadece bir kolu.
Bunun yerine ekososyalizm, Büyük Geçiş için çeşitli hareketlerin paylaştığı ortak bir dünya görüşüne katkıda bulunmayı amaçlar. Ekososyalizm kendisini uluslararası bir hareketin parçası olarak görür: küresel ekolojik, ekonomik ve toplumsal krizler sınır tanımadığı için bu krizleri tetikleyen sistemsel güçlere karşı mücadele de küreselleşmelidir. Eko-feminizm ve ekososyalizmi üst üste düşen tamamlayıcı çabalar olarak birbirine bağlama çabaları dahil, ekososyalizm ile diğer hareketler arasında birçok önemli kesişim noktası yüzeye çıkmakta.[12] İklim adaleti hareketi, ırkçılık karşıtlığı ve ekososyalizmi ayrımcılığa maruz bırakılan toplumların yaşam koşullarının yıkımına karşı mücadelede bir araya getiriyor. Yerli hareketlerinde bazı liderler ekososyalist iken, bazı ekososyalistler de yerli yaşam tarzındaki iştirakçi dayanışmayı ve Doğa Ana’ya saygıyı ekososyalist bir perspektif için ilham verici görüyorlar. Benzer şekilde, ekososyalizm köylü, sendikal, büyüme karşıtı ve diğer hareketler içinde de yankı buluyor.
Hareketlerin hareketi, metalaşmanın, çevresel yıkımın, sömürünün ve baskının ötesinde başka bir dünyanın mümkün olduğu inancıyla sistem değişimini amaçlar. Kökleşmiş yönetici elitlerin ne kadar güçlü olduğu ve radikal muhalefet güçlerinin ne kadar zayıf kaldığı inkâr edilemez. Ama büyüyorlar, büyüyor ve kapitalist “büyüme”nin yıkıcı gidişatına son verme umudumuzu temsil ediyorlar. Ekososyalizm, Büyük Geçiş yolundaki bu hareketin anlayışını ve stratejisini beslemek için önemli bir perspektif sunuyor.
Walter Benjamin, devrimleri Marx gibi tarihin lokomotifi olarak değil, insanlığın tren uçuruma düşmeden önce acil durum frenine uzanması olarak tanımlamıştı. O kola uzanmaya ve farklı bir güzergaha giden yeni bir yol inşa etmeye hiç böylesine ihtiyacımız olmamıştı. Ekososyalizm fikri ve pratiği, bu dünya-tarihsel projeye yol gösterebilir.
***
NOTLAR:
9. Politika Reformu senaryosuna ve diğer küresel senaryolara genel bakış için bkz. https://www.greattransition.org/explore/scenarios
10. Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Emisyon Uçurumu Raporu 2017 (Nairobi: UNEP, 2017). Rapora genel bakış için bkz. https://news.un.org/en/story/2017/10/569672-un-sees-worrying-gap-between-paris-climate-pledges-and-emissions-cuts-needed.
11. E. P. Thompson “The Moral Economy of the English Crowd in the Eighteenth Century,” Past & Present, no. 50 (February 1971): 76-136.
12. Bkz. Ariel Salleh’ın Ecofeminism as Politics kitabı (New York: Zed Books, 1997) veya Capitalism, Nature and Socialism (29, no. 1: 2018) dergisinin “Ecofeminism against Capitalism” konulu, Terisa Turner, Ana Isla ve başkalarından makaleler içeren sayısı.
***
Kaynak: https://www.greattransition.org/publication/why-ecosocialism-red-green-future
Çeviri: Serap GÜNEŞ